30 Aralık 2009 Çarşamba

28 Aralık 2009 Pazartesi

Koçum benim.

Ceysın, Fatih Erkoç konserine Kanyon AVM'de rastgelmişti. Umarım gitarı yine kafasının üstünden geçirip boynunda çalmaz derken o hareket "Kötanze!" diye geldi. Ceysın, hemen gitti bir bardak çay aldı ve içine Sandoz attı. İçti. "Geçen dayımoğlu da aynı durumdaydı, o bana önerdi." diye yanındaki adamın kulağına eğildi. Çok eğilmedi ama.

Yumiyum.

Cüli, ilkokulda okul bahçesinde İlker Abi'nin sandığından aldığı Yumiyum'u o kadar arıyordu ki sabahtan başlayıp akşama kadar stresinden çay içiyordu. En çok da portakallı olanına deliriyodu. Zor günlerin insanı Cüli, çürük bir şeftali gibi yavşıyordu.

Geri vites.

Luici'nin bu aralar aklındaki tek şey, taksiyi geri vitese alınca çalan İbrahim Tatlıses'in müziğiydi. Çocukluğunun o muhteşem günlerini unutamıyordu ve her geri geri giden arabaya umutla bakıyordu.

23 Aralık 2009 Çarşamba

Tabağın kenarı.

Ceydın bugünlerde çok stresli görünüyordu. Sigarayı 2 pakete çıkarmış; nikotin, tein ve kafein diyetine girmişti. Eli ayağı titriyor, hergün eriyordu. Arkadaşı Coşhua elini aldı Ceydın'ın omzuna attı ve "Abi sorun nedir? Anlatsana? Elimizden gelen ne varsa yapalım." dedi. Ceydın çok umutsuzca "Toprağım, yapacak bir şey yok derdim çok derin." dedi. "Anlat baba anlat sen." diye çıkışınca Coşua, Ceydın da dayanamadı ve patladı: 

"Abi kocaman tabağın ortasına leblebi kadar makarna koyup etrafındaki porselene karabiber dökmelerine dayanamıyorum!"

Saç kurutma makinesi.

Eyva, geceleri İstanbul'da çok üşüyordu. Özellikle de ayakları. Çıktı gitti Şevki Ticaret'e, küçük ısıtıcılara baktı. Harcadıkları enerji miktarını hesapladı. Döndü eve. Hiçbir şey almamıştı. Sebebi, "Saç kurutma makinesi daha az yakıyor lan." diye düşünmesiydi. Oturunca ayağının altından saç kurutma makinesini açıyor, ısınıyordu. Kulaklık takıp müzik dinliyor, sesi de ekarte ediyordu.

22 Aralık 2009 Salı

Bazıları sert sever.

Viktör, 58 yaşındaydı ve biraz kilolu olduğundan gıdısı da çıkmıştı. Gıdı. Hardcore tercih eden bir cinsel hayatı vardı ve her şeyin sert olarak daha efektif çalışacağını düşünüyordu. Dokunmatik ekranlı cep telefonu ayfonun ekranına parmağıyla oldukça sert bastırıyor ve daha da iyi çalışıyor diyordu.


Bankacı Çılgınlığı.

"Bankacı Çılgınlığı" öğesini her anlamda üzerinde barındıran Corç, geceleri Nevizade'ye takım elbise ile gidiyordu. Ceketi çıkarıyor, gömlek ve kravat ile kalıyordu. Alkol durumlarına göre kravatı çıkarıp gömleğin cebine rulo yaparak koyuyordu. Ekseriyetle Mariyaçi içiyordu. İkinci biradan sonra sapıtıp, "Heberloheyye!" diye sevinç atıyor, kafayı seri ve sert hareketlerle sağa sola çeviriyordu. Her şeyden sonra "O değil de, ..." diye muhabbete devam etmeye çalışıyordu. Bankacı Çılgınlığı ya; arada fasıla gidince hemen masaya çıkıyordu. IKEA'ya gidince büyük arabaların üstüne çıkıyor, içeride tur atıyordu. İş yerinde uçak yapıyor karşı masaya atıyordu. Uzun mikadoyla arkadaşının kafasına vuruyor, kahve makinasına koşup kayarak varıyordu. Cep telefonunu numarasını değiştirince arkadaşlarını kandırmaya çalışıyordu. Ceketlerin arkasına post it yapıştırıyor, gülüyordu. Çoğu zaman "Değil mi?" diyordu.

Corç böyle bir insandı işte, Bankacı Çılgınlığı'nı tamamen barındırıyordu. Güzel insan Corç.

Maykıl Saç Tasarım.

Maykıl Ceksın çocuklara sardığı dönemlerde kıyafet ve tip değiştiriyor, akşamları ara sokakta bulunan kirayı ucuza kapattığı ve kendi açtığı berberde çalışıyordu. Mütemadiyen berber değdirmesi yapıyordu.

Merhumu iyi bilirdik.

Çok Akıllı.

Moustapha, İran'dan mülteci olarak yakın zamanda Türkiye'ye sığınmıştı. İstanbul'da bir karting sahasında barınıyor ve çalışıyordu. Tek zevki sap sap gittiği barlarda Akıllı TV izlemekti. Akıllı TV olmayan barlara girmiyor, mutlu olamıyordu.

Nefret Ediyorum!


http://nefretediyorum.tumblr.com/
Nefretle hayat daha bi' güzel.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Feysbuk.


Anbılivibıl en fokin oavsım.

14 Aralık 2009 Pazartesi

Santa Kılaus.

Mişel çocukken uzun bir süre sigara paketlerindeki alüminyumları toplayıp sattı. Kazandığı paraları da Yaz-Buz ve Yumiyum'a yatırdı. Miğdesine yatırım yaptı. Çocukluğunu bir balkon çocuğu edasıyla değil de hep sokaklarda geçiren Mişel, serpildi ve büyüdü. Farklı tutkuları bir arada yaşamayı seviyorum diyebilen bir gençti. Reklam filmlerine çok özenirdi. Reklam filmlerindeki gibi elmaları şekilli ısırmak, dilli budaklı çikolata yemek, sürekli gülmek ve zıplamakti tüm isteği. Onüç gün önce abisi Con'la beraber gözlerinden operasyon geçirmiş, göz problemleri tedavi edilmeye çalışılmıştı. Abisi Con da LED aydınlatma işleriyle uğraşıyordu. Bir bürosu vardı ve projeler üretiyordu. Ameliyattan sonra Mişel'e: "Beni net görüyor musun a Mişel?" diye gülümsemeli bir soru sorunca abi Con, Mişel de tüm espri kabiliyetini ortaya dökerek "Seni çok LED görüyorum abiciğim." dedi. Demez olaydı. Yeni yıl yaklaşırken, Mişel'de onsekiz yıldır tekerrür eden bir stres yeniden boy gösterdi. Mişel, altı hafta önce Tara mağazasından bir pardösü aldı. Uzun ve griydi. Pardösüsü ile tüylenme sorunu yaşadı. Değiştirmek için yeniden Tara'nın yolunu tuttu. Hangi mağazadan almışsa o mağazanın poşetiyle geri gitmeyi kendine misyon seçmiş olan Mişel; Tara'ya gitmeden önce otuzyedi dakika boyunca evin içerisinde Tara'nın poşetini aradı. Buldu. Önce pardösüyü poşetle sardı. Sonra da kendini atkıyla ve bereyle sarmaladı. Tara Mağazası'nın bulunduğu AVM'ye girdi, iksrey cihazından da geçti. Kafasını yukarı kaldırdı ve her yerde yeni yıl kutlama olaylarını gördü. Birdenbire, -yaklaşık- yetmişdokuz saniye donup kaldı. "Yeni yıl geliyor lan! Off!" diye içi bayıldı. Annesine kızdı bir an ve bir kere daha hatırladı. İçten içe hıçkıra hıçkıra ağlamaklı anlattı önünden geçen köpekli şapkası olan kadına: "Ben henüz altıbuçuk yaşımdayken, yani ilkokul bire başlayacakken, yılbaşında annem olacak kadın Terese elime kalem kitap defter verip ders çalıştırmaya zorlanmış ve bunun altında yatan neden olarak 'Yeni yıla nasıl girersen bütün yıl öyle geçer.' diye aklıma kazınmıştı."

Köpekli şapkası olan kadın büyüyen gözlerle olay yerinden hızla uzaklaşırken, "Ne manyağğhk adamlar var arkaaaaş." demeyi de ihmal etmedi hani.

11 Aralık 2009 Cuma

Limon Çiçeği Kolonyası.

Fıransuva sınıfındaki diğer arkadaşlarıyla beraber -yani toplam 47 kişiyle beraber- babaları kolonya ile banyo yapanlar grubunun temsil ediyorlardı. Hepsinin babası limon kolonyasıyla adeta banyo yapıyor, etrafa acayip bir limon çiçeği esansı yayıyorlardı. 9 kişi de tütün kolonyası tercih etmekteydi ki o daha beterdi. Bu limon ve tütün özütlü kokulu babalar çocuklarını şapur şupur öptükleri için bir nebze de olsa küçük ve zavallı bünyeler de limon kolonyası kokuyorlardı.

Fıransuva 24 yaşına bastığı bu mutlu doğumgününde neden mi ilkokul yıllarını hatırlamıştı? 90'lara dönmüştü?

Her şeyin sebebi, Yulya'nın Fıransuva'nın yeni gömleğine sıçrattığı sıcak şaraptı. Fıransuva ıslak mendil istedi; Cek bende var tadında jestlerini harekete geçirdi ve arka cebinden çıkardı. Jean pantolonla beraber çamaşır makinesinde yıkanmış ve yıpranmış bir ambalajı olsa da üstünde yazan metinleri okumak pek de güç değildi: 

"Gülüm Limon Kolonyalı Islak Mendilleri. Memnun kalırsanız, dostlarınıza tavsiye ediniz."

9 Aralık 2009 Çarşamba

Sarı Kola.

Taylır'ın doğumundan 3 ay 7 gün sonra annesi ve babası evliliklerini sonlandırma kararı almışlardı. Şırret bir kadın olan annesi Keyt "Keşke çocuk olmasaydı." diye her çemkirdiğinde babası Mayk da "Her gece en az 5 kere sevişelim diye yanıp tutuştuğunda, orgazm olduğunda, tüm yatağı ve taşaklarımı sırılsıklam ettiğinde iyiydi değil mi?" diye sineye çekiyordu. Ayrıldılar. Taylır'ın vesayeti babasında kaldı ve Taylır'a, Ceyms ve Kılementin adlı iki kedisi olan babaannesi Doroto bakmaya başladı. Doroto'nun dünyası biraz acayipti. Biraz. 74 yaşında olmasına rağmen oldukça dinçti. Fiziksel olarak tabii ki. Hergün 3 kilometre 700 metre yürüyordu spor olsun diye. Çekirdek çıtlayarak. İzmir'li olduğu için de "Çiğdem çıtliyore" diyordu. 6 dişi dökülmüştü ve lise abazası muhabbeti çeviriyordu her fırsatta. Üstüne "Dökük dişlerimle oral seks yapıp çıldırtabilirim." diye iğrençleşip keh keh kıh kıh diye gülüyordu. Ahlaksız şey. Neyse. Taylır'ı ormana koysaydılar, kurtlar büyütecekti. Babasında kaldı babaannesi büyüttü. Kurtların özelliklerini alamadı ama babaannesinin tüm özelliklerini aldı. Tıpkı babaannesi gibi Fanta'ya Sarı Kola diyordu. Tüm patates ve mısır cipslerine de Panço diyordu. Tüm peçetelere ve kağıt mendilleri de Selpak olarak biliyordu. Yetmezmiş gibi tuvalet kağıdına bile göt selpağı diyordu. Mütemadiyen içlik giyior, içliğin üstüne de kalın 2 çorap çekiyordu. Üzerinden çıkarmadığı kahverengi bir hırkası vardı. Kücük ilmekli ve sağ alt tarafında küçük, kullanışsız, sadece 1 TL'nin sığabileceği bir cepli. Babaanne hırkası. Aynı Doroto. Ekmek çarpsın ki aynı. Tek farklı yönleri vardı ki o da çatlayan ellere yapılacak müdahaleydi. Doroto, bildiğin kamyoncuların türlü amaçlarla kullandıları Şefik marka vazelinini tercih ediyordu. Taylır ise Ceyms ve Kılementin'in tedrici çiziklerinden el çatlaklarına kadar kuru tavşan boku kokulu Bepanthen Plus Krem tercih ediyordu. Tercih etmesinin tek sebebiyse, tüpün kapalı olarak satılması ve kapağının arkasında sivrimsi şeyle delinebilmesiydi. Tüp delip orgazm oluyordu. Gizli bir bekaret fantazisi vardı. Ah Doroto; kan yapsın diye günde net 438 gram cezerye versen çocuğun eline  böyle olur Taylır.

8 Aralık 2009 Salı

Gugıl Ört.

Edvırt tam 17 ay olmamakla beraber "Yuvarlak hesap 17." dediği müslüman olma sürecini 1 damla gözyaşı ile betimlerken, internet üzerinden Gugıl Ört programıyla hacı olmanın da çok kolay olduğunu artık vurgulamıştı. "Borcu olan hacı olamaz Edvırt Bey." diye çıkışanları görünce de, "ADSL borcun yoksa olursun toprağım." diye ekseriyetle terslerdi.

Edvırt, Edvırt bir acayip adam; bir cebinde Das Kapital.

7 Aralık 2009 Pazartesi

Marie-Antoinette.

Kıristofır bir süredir Reklam Yazarlığı mesleğini icra ediyordu. İşlerin yoğunluğundan, haftasonu gelmiş ve üstüne o gece mesaiye kalmıştı. Açık olan tek yer olarak aklına Şirvan geldi. Aradı. İş yerinin adınıı söyledi. "Bir yoğurtlu Adana Kebabı istiyorum. İçecek olarak da Ays Ti Limon lütfen." dedi mülayim bir tonla. Telefonda konustuğu, siparisi alan görevli: "Ays Ti Limon bulamazsak ne getirelim?" sorusunu yöneltti. Kıristofır "Pasta!" deyip kapattı.

Çok çalışıyorsun Kıris.

6 Aralık 2009 Pazar

Pil.

Methüyv, 17 yaşındaydı ve çocukluğundan kalan alışkanlığını gün geçtikçe bir üst seviyeye atıyordu. Bu büyük zevki, pile dil değdirmekten başka bir şey değildi. İlk başta küçük pillerle başlamıştı. Sonra eski radyoları çalıştıran ultra tombik pillere geçiş yaptı. Şu an cep telefonu bataryalarıyla takılıyor ve hedefi akü. Dilini kızartma yapmaya niyetli Methüyv. Başarılar sana güzel insan.

Cosurt.

Fıransua, kış dönemi gelmesiyle griplerin arttığı günleri bir bakıma seven bir kişiydi. Çünkü fütursuzca kalsiyum sandoza abanabiliyordu gerekli gereksiz... Hatta bardağa sandozu fırlatmadan önce dile değdiriyor, cosurt sesini duyup rahatlıyordu.

4 Aralık 2009 Cuma

Türk Filmi.

Sebastiyan, 4 günlük bayram tatili boyunca kendini eve kapadı ve depresyon hallerini DVD izleyerek bastırmaya çalıştı. Almodovar'dan Volver, Cım Carmuş'tan Limits of Control gibilerinden yardırıyordu. Arkadaşından sövüşlediği Mary and Max'i de unutmadı ve bayıla ayıla izledi. Tabii ki bunların hiçbiri onu kesmemişti. 500 cigabaytlık harddiskini taktı ve Türk Filmi arşivini gün yüzüne yeniden çıkardı. Toplam 17 film izledi ve kendini perişan etti. Bir filmden çok etkilenmişti ve "Bunu derhal kendi hayatıma uyarlamalıyım." dedi. Son gün açık bir dijital baskıcı buldu ve salonundaki duvarı boydan boya sevgilisinin piksel piksel olmuş cep telefonuyla çekilmiş fotoğrafını bastırttı. Üstüne perde çekti. Gitti bornozunu giydi geldi. Eline bir Jack Daniel's aldı perdeyi açtı karşısında oturdu. Bir de puro yaktı.

"Yaktın beni Türk Filmi. Yılların Sebastiyan'ıyım; ne hallere düşürdün beni." diye iç geçirdi.

27 Kasım 2009 Cuma

Sen kapat.

Yahu kimse bu duruma düşmez umarım. En azından ben düşmeyeyim. Evlerden ırak.

[ - Eleman // + Hatun ]

- Hadi yatalım mı?
+ Taamaaaaam yatalımmmmm.
- Tamam sevgilim iyi geceler.
+ Sanaaa daaaaa sevgiliiiiimmmmmm.

... (6 saniye)

- Kapatsana bebeğim.
+ Yhaaaa sen kapat aşkkımm.
- Hayıııııırrrr sennnnnnn.
+ Seennnnnnn.....
- Hadi üç, iki, bir deyip beraber kapatıyoruz.
+ Taaaaaam.
- üğğğğç, ikiiiih, biiiiiiiir. (uyumak istiyorum artık ya!)

... (9 saniye)

+ Yhaaaaa kapaaaayt aşkkhımmm.
- Lütfen sen kapat ya lütfen sen kapat! (Ben kapatsam kavga çıkaracaksın biliyorum.)
+ Yhaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa lüüüüüüüütfen

... (24 saniye)

+ Sen kapaaaaat
+ Yhaaaaa seeeeeeennnnnnnnnnn
+ Alo, alo. Aşkımmmmmm?
+ Yhaaaa uyudun mu ya hoooooffffffff!!!!!!!

Türksel'le bağlan hayata.


26 Kasım 2009 Perşembe

Her yerinden öpüyorum Rüştü.

25.11.2009, Manchester United - Beşiktaş.

1. Pozisyon: Rüştü! Afferin Rüştü! Aslanım Rüştü! Ellerinden öpüyorum Rüştü! Her yerinden öpüyorum, her yerinden. Her yerinden öpüyorum. Bitanesin Rüştü! Bitanem!

2. Pozisyon: Ne diyim sana Rüştü!?

* 1:40'e geliniz lütfen


Ertem Şener pwned.

25 Kasım 2009 Çarşamba

31.

Masturbasyon delileri, bağımlı kelime hastaları. Herhangi bir şeyde sayı 31 olunca hemen;

- "Çok tehlikeli."
- "Uuuu 31 olmuşuz."
- "Derhal 32 olmalıyız."
- "Uğursuz rakam lan."
- "Birazdan patlar."
- "Oğh ye."
- "Yaş 31 olmuş abi, bu sene ele düştün. aha aha aha."

vesaire yapmaya daha ne kadar devam edeceksiniz?

French Kiss.

Pemıla 1 adım atana kadar, Kılark 5 adım attı ve yetişti. "Firenç kis de yapabiliriz beğenmediysen. Dallı dilli budaklı?" dedi. Pemıla kusarak kaçtı.

Mouth to mouth.

Ve Kılark, Pemıla'ya heyecanla sordu: "Ağızdan öpüşek mi?". Pemıla iğrenti içerisinde hızlıca soğudu, koşarak uzaklaştı.

24 Kasım 2009 Salı

Arkalar boş.

Huan, Erasmus öğrenci değişim programıyla İstanbul'a gelmişti. İspanyoldu. Sangria sever, tapasa bayılırdı. Haftada en az iki gün de Paella yapar ve yerdi. Hafif uzun, ince telli ve koyu kestane renginde kıvırcık saçları vardı. Pek lüle lüle olmasa da bildiğimiz kıvırcıktı. Herkesin ona bonus demesini anlayamıyordu. Bonus Kart'ın kampanyasının Türkiye'de oldukça tuttuğunu öğrenip anladığında, insanların artık kıvırcık saçlılara neden bonus kafa dediğini öğrenmişti. Helal olsun bu kampanyayı yapanlara demeyi de ihmal etmiyordu. O kadar benimsemişti yani. Ha, bir de"Türkler ve İspanyollar çok benziyor lan." muhabbetine hep maruz kalmıştı geldiği günden beri. "Hepimiz Akdeniz insanıyız." cevabını veriyordu ekseriyetle.

Bonus Huan haftada 2 gün üniversiteye gidiyor, kalan tüm zamanlarında Kağıthane - Kabataş hattında bulunan bir Özel Halk Otobüsü'nde muavinlik yapıyordu. Buz mavisi gömleğin üstüne iğrenç bir bordo kravatı çok sevmese geçen zamanın da etkisiyle artık benimsemişti. Avcılar taraflarında oturuyor, sabahları Metrobüs ile Zincirlikuyu'ya oradan da Kabataş'a geçiyordu. O sabah yine metrobüse ön kapıdan binmişti. Ön tarafa alışıktı. Metrobüs her zamanki gibi sıkışıktı. İETT'nin 2 TL yapmasına kimse sesini çıkarmamış, yüzsüzce yine doldurmuşlardı. Fok bıyıklı şöförün yanında kendini bir an kaybetti ve "Beyler, arka taraflar müsait ilerleyelim." yaptı. 3 aylık Türkçe'siyle. Özel Halk Otobüsü tadını hissetti.

Sonra 2 saniye durdu düşündü. "Ne oluyor olum lan!?" dedi kendi kendine.

23 Kasım 2009 Pazartesi

Bana bakın, bana bakın!

Geçen aklıma geldi de, bisiklet sürmeye yeni başlayınca ilk hedef el bırakmak oluyor. Öncelikli tek el, sonrasında gelen başarıya göre çift el birden. Sonra da "Bakın lan, bakın el bırakıyorum." lafları. Belli bir limiti doldurduktan sonra da böyle bir şeye hiç ihtiyaç duymama ve tüm enerjiyi jantlara fosforlu süs takmaya verme kafaları. Çok acayip bir dünya.

Kıngracıleyşaınz.

Puç yo hez ap et dı eA.

10 Kasım 2009 Salı

Blöf.

Ceykıp oldukça dürüst bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi ve böyle de yetiştirildi. Hiç yalan söylemezdi ve her şeyin hakkını vermeye çalışırdı. Erasmus öğrenci değişim programına katılarak İsveç'e geldi. Stockholm'de bir üniversitede bitki bilimi kafası bir şey okuyacaktı. 2 aydır İsveç'teydi ve kafayı İsveç'li hatunların ortalama 40 erkekle sevişmesine takmıştı. Bu kadar bafi nasıl olur diye durup düşünüyordu ama sonunda çözmüştü. "Soğuk memleket topraaaağıııım, ondandır. Sıcak sıcak." diye iç geçirdi.

Ceykıp biraz balkon çocuğu gibi büyüse de arada sırada Ringvagen 135 Sodermalm'da Kıraathane isimli oyun salonunda kağıt oyunları da oynardı arkadaşlarıyla. Bir gün Ceykıp'a "Blöf" isimli oyunu öğrettiler ve bu oyunda sürekli blöf yapması gerekecekti. Ceykıp çok dürüst olduğundan bunu beceremedi. Hep çok dürüst oynadı, blöfleri açamadı. Hiç oyun kazanamadı ve özgüvenini büyük ölçüde yitirdi.

Sıcak bir çay iç Ceykıp, içine de limon sık.

3 Kasım 2009 Salı

Öğrenci pasosu 2010.

Evet yeniden bir kış dönemi daha geldi. Kayıp düşmeli, salyalı sümüklü, rüzgardan tabelaların sabahlara kadar gıcırdayacağı, kombinin köklendiği, İGDAŞ'ın doğalgaz faturasını köklediği kış hoş geldin. İstanbul'da kış daha bir acayip, nem oranından sanırım insanın kemiklerine işliyor soğuk. Van görmüş adamım, görmekle kalmamış yıllarca yaşamışım ama İstanbul'da daha çok üşüyorum. Arkamdan konuşuyorlar üşüyorum diye. Üzülüyorum.

Neyse daha önemlisi ne biliyor musunuz? Her kış dönemi olduğu gibi yeniden Öğrenci Pasosu'na başvurular başladı. Başlamasıyla ne mi başladı:

"Bu sene paso ne renk olceyk aceba? Ayy çogzel yeni paso."

Turuncu olsun lan. Çok güzel. Zalımsın paso.

Metrobüs.

Hoakin, 17 haftadır metrobüs şöförlüğü yapmaktaydı. Yol düzdü, sabitti, durağandı... Eski E-5 trafiğinden sonra, onun için çocuk oyuncağı ve uyku getiren bir süt gibi geliyordu artık. Biraz sıkılmış, yeni maceralar aramaya başlamıştı. Sabah uyandı ve "Artık ters yönden gelen her metrobüse selam vereceğim sol elimi hafifçe yukarı kaldırarak." dedi kendi kendine.

Kolay gelsin sana ey Hoakin. Yamansın.

1 Kasım 2009 Pazar

Ödemeli arama.

Volfkank, kedisinin tüylerini tararken cep telefonu çaldı. Tam o sırada kedisi eline derin ve uzun bir tırnak izi bıraktı. "Lanet kedi, tırnakların da jilet gibi olmuş!" diye kızdı kedisine. Telefonu açtı, "Hellööüv!" dedi ve karşısında mekanik bir sese sahip Türksel hatunu konuşuyordu: "Bıdı bıdı bıdı sizi ödemeli olarak arıyor." Volfkank pek anlamadı ve kapattı, ekranda çıkan numarayı geri aradı. İç anadolu şivesiyle biri konuşuyordu, "Hemşeeiirimh, gusra kalma yannışlıııh oldu." dedi. Volfkank hala bir şey anlamamıştı ve bir soru yöneltti:

"Hemşerim!? Ver ar yu fırom düyd?"

Ceviz aynı beyine benziyor.

Kıristiyan, sabahları bal ve ceviz ikilisinin tadını büyük keyifle çıkaranlardandı. Belki de en büyük fanatiği Kıristiyan'dı. Kim bilir? Kristiyan domatesi kabuksuz yerdi. Yemeyenle konuşmazdı. Elma yemek onun için ayrı bir zevkti. Yalnız elmanın da kabukları soyulmuş olacaktı. Kıristiyan böyle bir dünyaya sahipken, çocukluk döneminde annesi hep onun elmalarını, domateslerini soymaya üşenirdi ve bunu "Televizyonda doktor söyledi, vitamini kabuğundaymış." laflarıyla geçiştirirdi. Kıristiyan her şeyin farkındaydı, annesi üşeniyordu ve vitamini kabuğunda zırvasını geç kalmadan bu olaya etiketliyordu.

Kıristiyan o gece arkadaşlarıyla takılmış, oldukça sarhoş olup Mariya'nın evinde kalmıştı. Mariya erkenden uyanmış, mutfakta yumurta çırparken; Kıristiyan da salonda sabah ereksiyonun bitmesini bekliyordu kanepeden kalkabilmek için. Yüzükoyun kanepede uzanmış, tırtıklı dokusu olan kanepenin tüm ifadeleri yüzünde iz bırakmıştı. Tam o sırada, 11:37 civarları, annesi aradı. Yaklaşık 59 saniye konuştular ve bunu mağazaların 9.99 Yuro tadıyla andılar. Annesi dedi ki "Sana 1 teneke ceviz aldım ah Kıristiyan! Yalnız kabuklu, kendin kırmalısın. Televizyonda doktor dedi ki kırdığınız anda yemelisiniz tüm vitamini için." Kıristiyan'da ne sabah ereksiyonu kaldı ne başka bir şey. Düşündüğü tek şey, "Ceviz aynı beyine benziyor." olmuştu.

Mariya seslendi: "Kalktın mı Kıristiii?"

"Birazdan doğruluyorum fıstık. Biliyor musun, ceviz aynı beyine benziyor ha." dedi Kıristiyan.

29 Ekim 2009 Perşembe

Hazırlık.

Daglıs, İlkokul 5'ten sonra Anadolu Lisesi sınavlarına girmiş, kazanmış ve eğitim dili İngilizce olduğundan dil öğrenimini kapsayan ve bir yıl süren hazırlık sınıfını okumuştu. O dönem, İngilizce'nin uluslararası bir dil olduğunu vurgusunu yaparken Sipiikink öğretmeni, Daglıs'ın en çok aklında bu kalmıştı: "Bikauz inkliş iz en intırneyşınıl lengüiç."

Daglıs, yolda babasıyla yürürken mütemadiyen babasının tanıdıklarıyla yolda karşılaşırlardı ve her biriyle "Abi bir emrin var mı?" muhabbeti dönerdi. Babası saygın bir kişilikti. Çok tanınır, sevilirdi. Daglıs da babasının yanında olunca, onu gören herkes: "Abi oğlun mu?" yapardı. Bunun üzerine babasının oldukça "kitch" cevabı gelirdi: "Babamın torunu.". Bunun durum Daglıs için oldukça travmatik bir durum teşkil edilyordu ve Daglıs oradan koşarak uzaklaşmak, sonsuzluğa karışmak istiyordu. Laf Daglıs üzerine yoğunlaşınca Daglıs'ın Anadolu Lisesi'ni henüz kazandığı ve hazırlık sınıfında okuduğu gururla tekrarlanıyordu. Bunu duyan her mındo* İngilizce ile ilgili bildikleri tek şey olan "Du yu sipik İnkliş?" lafını yapıştırıp yenuşak bir gülüş ortaya koyuyorlardı Daglıs'ın böğrüne doğru. Daglıs da olayı dimağında netlemiş, otomatik bir yanıt sistemiyle "Yes, ay du. Bikauz İnkliş iz an intırneyşınıl lengüiç." diye çürük şeftali kıvamında kusmuklu bir cevap veriyordu.

Aradan 10 yıl geçmişti ve Daglıs'a bunlar hatırlatan neydi?

Daglıs, 8 yıllık eğitime geçilmeden bir önceki dönemde mezun olup; sanki bir işe yarıyormuşcasına "Ben hem ilkokul, hem ortaokul hem de lise diploması aldım. N'aber?" diye her önüne gelene anlatırken, içlerinden biri "İngilizce biliyormusun?" diye sorunca Daglıs donup kalmıştı. Birdenbire ve bilinçsizce, "Bikauz, inkliş iz an intırneyşınıl lengüiç!" diye bağırdı ve andavalca gülmeye başladı. Çok mutlu hissediyordu.

İnsanlar koşarak uzaklaşmıştı. Daglıs bu olayla oldukça geçmişe gitmişti ve bir nevi katharsis yaşamıştı.

Yazık sana Daglıs. Travmalarla dolu insan Daglıs. Simpıl Pirezınt Tens Daglıs.

*Mındo: Bir nevi abajur, apaçi.




25 Ekim 2009 Pazar

Dicey.

Türkiye'de dicey anlayışı biraz kompakt disk değiştirmeyle sınırlı kalıyor. Tabii ki benim favorim Hüseyin Karadayı. O da kollarını sürekli böyle bağlayıp fotoğraf çektiriyor ya, ondan. Başka da bir şey değil hani. Cidden farklı bir fotoğrafı gören var mı? Ha, ben bir ara bir fotoğrafını gördüm böyle parmağını objektife yaklaştırmış bir şeyler ama sevemedim. Kol bağlama sana yakışıyor be abi. Ben de artık hep kollarımı bağlayıp fotoğraf çektireceğim.

Önden görünüş: [bakınız]
Arkadan görünüş: [bakınız]

ok. kib. by.

20 Ekim 2009 Salı

The last memories of Mosquito and Rat.

The Inspiration Room

http://theinspirationroom.com/daily/2009/esemmat-last-memories-for-mosquito-and-rat/

Koka Kola'nın ayıları.

Hulyo, yaklaşık 173 km hızla giderken mesanesine baskı yapan çişini daha fazla tutmamaya karar verdi. "Şu virajı da döneyim, seni kara torağa gömeceğim." dedi. Virajı döndü ve sert bir frenle aniden durdu. Arabadan indi. Fermuarını açtı. Tam işeyecekti ki, kıyamadı. "Sen içimden kopan bir parçasın ve bu anın hatırına seni bir süre belli bir mekanda tutmalıyım." diye kendi kendini okşadı. Arabanın bagajını açmak için kumandada bulunan bagaj çizimine bastı baş parmağıyla. Tırnağıyla basmamaya özen gösteriyordu çünkü eskiyip beyazlamasını; görsellerin deforme olmasını istemiyordu. Titizdi. Bagajı açtı. Her zaman bagajda gazeteydi, mangaldı, pet şişeydi bulundururdu. Piknikçi bir arkadaştı. 2,5 litrelik Koka-Kola pet şişesini aldı eline, baktı ki promosyon ayı veren kapak var üstünde "1 kapağım eksikti lan eharoley!" diye sevindi ve tekrar fermuarı açtı. Dayadı takım taklavatı pet şişeye, bir güzel işedi. Hava da hafif soğuktu ve buharları görebiliyordu. Arabaya binmeden önce en büyük boy Sıtarbaks kahvesinden içmişti ki, çişinden leş bir kahve kokusu yayılıyordu. İşini bitirdi ve pet şişeyi İran'dan gelen kaçak benzinleri satan dayıların koyduğu gibi asfaltın yanına yerleştirdi. Pantolonunu çekti, son damla da fermuarın oraya düştü. Bastı gaza gitti. Giderken, "Bas gaza aşkım bas gaza." çalıyordu Yesmayil Yeka'dan. Elini bile yıkamadın pis Hulyo.

Galata Köprüsünün altında bir tuvalet var ki hiç giremedim.

Ne güzeldir benim memleketim. Tuvaletleri. Tuvaletlerdeki saman kağıdından mutasyona uğratılmış tuvalet kağıtları. Göt yakar, çizer, kanatır. Ha, bir de o tuvaletlerden çıkınca para ödediğiniz yerdeki en leş limon çiçeği kolonyası vardır ki oldukça kötüdür. Ne limondur, ne çiçektir ne de kolonyadır.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Çorba paça.

Ceksın, 24 saatten fazla bir süredir midesine tek lokma bir şey sokmamıştı. Mide asidi, midesinin duvarlarıyla sevişiyordu. Haydi bir şeyler yiyeyim bari gazıyla kalktı, mutfağa geçti. O kadar üşengeçti ki sakızı gördü ilk. Damla sakızı. Sakız Adası'ndan. "İyi, ben bunla doyarım. Sakız çiğneyeyim." dedi açlıktan başı dönerken. Yazık sana Ceksın, git çorbacıya bir paça iste benden kendine. Bol sarmısaklı. Bol bol ekmek kır üstüne, ye. Boşver Avrupa Birliğini. Gençliğini yaşa.

18 Ekim 2009 Pazar

Bandana.

Tam şu bandana yok oldu, oh be diyorum; bir daha çıkıyor ortaya. Yeniden pörtlüyor. Anlayamıyorum ki. Özellikle de cumartesi ya da pazar günleri ellerine bir fotoğraf makinesi alıp dışarı çıkanlarda yeniden bir kıpırdanma olmuş. O bandana, o güzelim bandana... Yıldızlı desenlisinden, gök cisimli desenliisine. Puantiyeli de var. Ah bandana, öh be bandana. Canımdan can aldın. Onun dışında da yine çeşitli kesimlerde de bu tarz görünmeler var. Ha, hatunlarda daha yaygın var ve çşitli şekillerde yni yaklaşımlarla bağlıyorlar. E, güzel. Anladık peki. Yahu şu erkeklerin kafaya jilet gibi sıfırlamasına da dayanamıyorum. Lütfen takmayın yahu. Vakanın boyutu umarım daha fazla yayılmaz.

- Hayri naaaaaptın aga?
+ Bandana taktım, ortamlara aktım. Ok?


Rızla +.

Bu sarma sigara işi bitsin. Etraf şekilci şemalcilerle sarıldı. Çok havalı bir şeymiş sanıp sarıyorlar. Sevdiklerinden ya da daha ucuz geliyor diye değil ha, sırf görüntü. Bu sırf şekil için saranlara bir formülüm var: Bitlis tütününü dayayacağım o sarı paketlerine vereceğim. İçsinler bakalım, tezek gibi. Yeter lan. Saramıyorlar da, o da ayrı.

Bitlis tütünü kilosu 1 TL. Aytaç'ın dediği gibi:

- Sarılmışı var (Vinstın Layt.), burdan iç.

Sivilce.

Mini Çıkar İlişkisi: Deyvid ve Mariya, yaklaşık 13 gündür çıkıyorlardı. Deyvid tam hayalindeki hatunu bulmuştu. Mariya, Deyvid'in sivilcelerini sıkıyor, siyah noktalarını çıkarıyor ve bundan büyük bir haz duyuyordu.

Mariya'nın ağzından, "Aknelerine kurban." gibi bir şarkı da çıkıveriyordu. Esmer İspanyol güzeli, jöle kıvamlı götlü Mariya. Baştan çıkardın Deyvidi.

Direksiyondan kontrol.

Son model otomobillerin tümünde direksiyondan belirli kontroller sağlanmıştır. Verdiğiniz paraya göre radyonun, ses şiddetinin, CD'nin değişimin vesaire sağlanmasından; hız kontrolünü ayarlama, hız sabitleme, gaz verip fren yapmaya kadar giden ve daha fazlası da bulunan bir sistemler dünyası.

Hepsi iyi hoş da, en güzeli ne biliyor musunuz?

Direksiyonun kavrama kısımları arasına cep telefonunu sıkıştırıp orada sabitleyen taksici. Bayılıyorum. Hele ki cep telefonunun bas konuş özelliğini açıp telsiz kafasında kullanıyorsa. Bütün yol iğrenç sesi dinlersiniz. Neyse, cidden o direksiyonun içinde böyle duran telefona çok özeniyorum.

Cücük 5 TL.

Arasıra ocakbaşına gideriz. Güzel de olur hani. Vallahi İspanya'dan dönünce bavulları bırakıp direkt gittiğimi biliyorum. İşte o kafada bir güzellik. Uzun zamandır gittiğimiz bir yer var. Bostanasına deliriyorum. Pek leziz. Neyse. Közde soğan ve patlıcan da çok seviyorum onlar da geliyor. Bir süredir gözlemliyordum da, közde soğanlar geliyor ve içinde soğanın en güzel yeri yani cücüğü yok. Hoppala. Çağırdım ustayı, "Cücükleri ayırıp ekstradan satıyorsanız ben bir tabak alayım." dedim.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Golden Drum Ödüllü Fotoğrafçı.


" http://www.goldendrum.com/competition/showcase/winners-2009/?ID=24556 "


Agency:

TBWA\Istanbul


Creative Director:

Ilkay Gurpinar


Copywriter:

Emre Kaplan


Art Director:

Koray Doyran


Photographer:

Serhat Bayram


9 Ekim 2009 Cuma

Fotoğraf yarışması.

İstanbul konulu fotoğraf yarışmalarında birinci olmak istiyorsanız Haliç Tersanesi tarafından ya da Eminönü civarlarından arkaya cami siluetleri alacak şekilde ön tarafa bir adam koyun, eline bir şeyler verip onu aşağı ya da yukarı kaldırmasını söyleyin. Sonra da siyah/beyaz olarak fotoğrafı değiştirin. Kesinlikle ilk üçe girersiniz. Kafanızı çalıştırmanıza ya da daha farklı şeyler bulmanıza hiç gerek yok. Çünkü bütün yarışmalardaki juri sabit ve hepsi aynı kafada. Unutmayın; cami silüeti, adam ve siyah/beyaz.

7 Ekim 2009 Çarşamba

Film Ekimi.

Film Ekimi yaklaşıyor ve ben içimde filmlerden sonraki alkışlamanın gerginiliği şu andan yaşamaya başlıyorum. Hem de yedi filme gideceğimi göz önünde bulundurursam çarpı yedi oluyor.

Geri dönüşüm.

Kıristin sabah içinde bir sertlikle uyanmıştı. "Acaba uyuyakaldım da tecavüze mi uğradım" dedi ve güldü. Bu sertliğin başka bir şey olduğunu anladı. Yatağı penere kenarında ve bej renkli bir yataktı. Kekremsi sperm kokusu baskındı ekseriyetle. Cam kenarında da bir tane küçük kaktüs vardı. Sahte mi gerçek mi o da anlamamıştı. Dışarıdan gelen Slayer sesi Kıristin'i tahrik etti.

Hemen kalktı, siyah bir tişört ile siyah dar pantolonunu giydi. Siyah rujundan süründü. Saçları uzun, düz ve siyahtı zaten. Resmen metalci olmak için yaratılmıştı. Leş metalci. Neyse, o gazla "Ben artık metalciyim ulen!" dedi; "En değişik metal müzik!" diye bağırdı.

Evde ne kadar çöp varsa aldı ve Esenler'deki geri dönüşüm kutusuna gitti. Plastik, cam, kağıt... Ne varsa hepsini metal yazan bölüme attı. "Metali seviyorum lan!" demeyi de unutmadı bunları yaparken.

Leş metalci.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Kamyon Arkası.

2 büyük göz olur ya, onlar çok güzel. Kamyonların arkasında. "Persian Lady" gözleri.

Plastik Cerrahi.

Kısa Güzellik Hikayesi:

Kimbırli o gün hayatında bir eksiklik olduğunu sezdi ve hemen çantasını koluna takıp yollara attı kendini. Estetisyen Abdülbaki Zekikanyon'du vardığı yer.

- Bir gamzem olsun istiyorum, gamze estetiği yapın lütfen.

dedi ve numarasını bırakıp kayboldu.

Plastik cerrahımızın beyni yanmıştı.

8 Eylül 2009 Salı

Çürük yumurta.

Hayatında "çürük yumurta" kokusu duymamış adamların, osuruğu kategorize edip "çürük yumurta gibi kokuyor" demesi çok gereksizdir. Git bir çürük yumurta bul ya da bir yumurta al çürüt sonra onu kokla daha sonra karşılaştır terbiyesiz.

Evlilik müessesi.

Evlilik müessesi çok saygındır. Ya da hep öyle denir. Değil mi? Değil. Aslında, saygısızca bakanlar var.

Yer Bakırköy, gelin ve damat yürüyor. Damat topsakallı. Gelin de güzelce. Yanlarında durduğum iki tane beyinleri amcıklama geçirmiş mındo da yorum yapıyor:

Mındo 1: "Akşama büyük sikiş var."
Mındo 2: "Oooho, o sakallarla çoktan sikmiştir."

Yahu, gerçekten ne adamlar var yahu. Olum sanane lan mıgo. Damat o top sakallarıyla ikinizi üst üste koyup güzelcene bir beyzbol sopası sokup sokup çıkarsa.

Şel.

Geçen Shell'den motorin alıyoruz. Sıra var, ödeme noktası. Bir abimiz vardı önümde. Sakalları götüne katar inior. O kadar "dinci" görünmeye çalışıyor yani. Sadece görüntü belki de. Üstünde "North Face" var ve Shell'den petrol alıyor. Sevgi dolu abimiz. Sade simulasyon abimiz.

Türk Günü ve Türk Barı.

Yurtdışına çıkan Türk'lerin, gidip "Türk günlerine" katılması ve "Türk barlarını" araması o kadar beyin yakıcı bir şey ki benim için; yemin ederim yandı. Türkiye'den kalkıp ABD'ye gidiyorsun, orada Türk gününde takılıyorsun. Harika. Hay Allah.

Sürtük

Sürtük. Güzel hatundun ama bunca güzelliğin benim düşmüş halime mi borçluydu; onu ortaya çıkarmak gerekir. Genet.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Mentollü.

Olum mentollü Nova mendiller vardı ya. Ne oldu? Özledim o mazoşist tadı. Burnu yakmasını, gözleri yaşartmasını.

179 adım.

Paris'teyim. Pauline ve Caroline'in evinde. 4 gün önce Pauline'in eski evindeydim. Nancy, Brüksel, Lüksemburg derken gidip geldim. Paris'e yani. Yeni ev daha güzel. Caroline'in yanına taşındı. Ev çok eski, 6. kat, ahşap vesaire. Küçücük elektrik anahtar düğmeleri var. İç mimarisi de çok farklı. Tasarımda birçok geometrik şekilleri çarpıştırarak içeride mekan yaratılmış. (mimari hakkında da öterim hani.) Çıkan üçgenler, duvarların birbirlerine olan uyumu ve farklı yönlere uzanışı. Ha, eski kız salonun kapısına çok güzel bir kız çizmiş spreyle. Acayip.

Tuvalete gittim, Cosmopolitan vardı klozetin yanında.

"115 secrets de beauté"

Lan yeter dedim. Sanırım Paris'te görmem ve tuvalette görmem daha büyük bir kaosa sürükledi beni. O an aklımdan Nefertiti'ye benzemek isteyen ablamız, geçirdiği operasyonlar ve daha kötüsü Milliyet Gazetesi'nin başlığı geldi; o gerçekten çok kötüydü. " Nefertiti değil, Nefertipsiz olmuş." Vöeuah. Tekrar andım Metin Yazarını. Öptüm gözlerinden.

Neyse.

- 119 adımda güzellik.
- Güzelliğin 79 sırrı.
- Güzel olmak için yapmanız gereken 157 şey.
- 139 adımda güzellik elinizde.
- Sevgilinizi baştan çıkarmak için 96 özel güzellik sırrı.

Daha fazla klişeleri ekleyebilirim. Unutmayalım mı, "Cliché works ever and ever."

Ha bu arada, 119 adımı yapana kadar pörsür lan hatun. Ciddiyim. Nefertipsiz.

Çok pis.

Pek anlayamadığım, anlamak için de çok fazla çaba sarfetmediğim şeylerden biri de "Çok pis." lafıdır. Mesela:

- Çok pis yendik.
- Pis döverim.
- Tersim pistir.

Pis ne dayı?

Bıçak parası.

Piyer, Paris'te tıp eğitimini tamamlamış ve yaklaşık 6 yıl ilimini insanları iyileştirmek için kullanmıştı. Bir kadın doğumcuydu. Jinekolog. Çok çalışıyordu ama hala Winston'dan Marlboro'ya geçememişti. Yumuşak paket içerdi, takıntılıydı. Duydu ki Türkiye'de olay var, derhal bir süreç içerisine girip katakulliler yaptı ve İstanbul'da özel bir hastahaneye geldi.

Piyer, ameliyatlara giriyor ve tabiri caizse -ki vur gitsin caizin kralıdır yeğenim- paranın ağzına ağzına veriyordu. Hem hastahaneden para alıyor hem de "Avrupa'dan bir doktor gelmiş çok iyi o girsin." denildiği için arkasından arkasından, götü kalkıyor ve Türkiye'de öğrendiği "Bıçak Parası" olgusunu gitgide artırıyordu. "Bıçak Kesmiyor Aabi!" diyordu bir de utanmadan, leblebi gibi Türkçe'siyle. Neyse. Eğlence, araba, rahatlık... Hepsi, Piyer'deydi. Hatunlar da oluyordu bir sürü. "Cinsel hayatın ne alemde Piyer ahahaehahe!?" diye soranlara çok temiz cevabını veriyordu.

Piyer gönlünü bir dilbere kaptırdı ve evlenmeye karar verdiler. Çeyizler, beyaz eşya bakmalar, 5'i bir yerde almaya çıkmalar, gelinin ailesine hediyelerdi derken Piyer bayağı bir sağlam domalmıştı. 3 ay uzun eşek oynayabilecek seviyedeydi hem de sürekli yatarak. Düğün geldi çattı. Takı töreniydi, Lav Sıtori'yle altınlar ve aşağı sarka yurolarla danstı derken bir de pasta geldi ve karşılıklı yedirme seansı başlayacaktı. Garson bıçağı vermiyordu. Piyer'e: "Bıçak kesmiyor aabi." dedi.

Piyer de o an, "Vay anuna koyyiiim." dedi.

Temiz demiş.

Bankacı baş parmağı.

Ben, bir bankacının iki elinde bulunan total 10 parmaktan kullandığı işaret parmaklarıyım. O iki harika parmakların klavyeye özenle inişiyim. Sadece iki parmak.

Bankacı "Horned Hand!" \ m / Alın hepsini içeri.

Brüksel'deyken de bunu düşünmem ve özlemem ayrı bir travmadır.

3 Eylül 2009 Perşembe

Min bêrîya te kiriye.

*Min bêrîya te kiriye. // Seni Özledim.

Paris'e yağmur yağıyor.

Son. Bu, son. Eylül... Paris'e yağmur yağıyor. Küçük, başkasına ait bir evin 2 odasından birindeyim. Yaklakış 35 metrekare bir alan var ya da yok. Küçük, çok küçük bir mutfak ile sadece ayakta yer alabileceğin minik bir banyosuyla... Çok küçük olsa da her yerde koca pencereleriyle; içeride çok farklı bir ışık. Yüzümde.

Yağmur yağıyor ve evet, ben seni hiç çıkaramıyorum aklımdan. Artık son. Bunu yapamasam da susacağım. Eylül geldi, yağmuruyla. Ve ben Paris'teyim. Artık ıslanacağım, yeter.

Fotoğraf: Serhat Bayram " link "

Benzin kapağındaki işeyen çocuk.


Doğan, Şahin, Kartal, Serçe ve benzeri kuş serisinde genellikle görülen; ardından götü kalkık Tempra'da da görülebilen benzin kapağındaki işeyen çocuk...

Ben o işeyen çocuğum lan. Şaka şaka kandırdım seni, ben "Manneken Pis" im.

Yarın Brüksel'e gidiyorum, işeyen çocuğu göreceğim ve bu Türk halkının merakını çözeceğim.

Bu arada, Kıristmıs'da bira işiyormuş lan.

Koş Haydar.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Ekleyen Hamdi Taşgördü.

Facebook'ta vidyo ekleyip yanına da "Ekleyen: Haydar Cangömdü" gibi yazan arkadaşları çok seviyorum. MSN'ini yazanlar da var lan.

SeKsiiboY_23_ist@hatmeyıl.kom

Cidden seviyoruz lan sizi.

28 Ağustos 2009 Cuma

Şimdi karşıya geçebilirsiniz.

Lütfen bekleyiniz. Lütfen bekleyiniz. Lütfen bekleyiniz.

Yahu süreçteki dengeler değiştikçe doğanın insanoğlu üzerindeki baskısı, etkisi ve onu şekillendirişi ile insanoğlunun doğaya sürekli bir şekil verme çabası arasındaki enerji çok etkili. Bu enerjinin dışa yansıması da doğal ortamda bulunan diğer canlılara oldukça yansıyor. İnsanların dert edindiği şekil verme tutkusuna ve verdiği şekillere ayak uydurmak zorunda kalıyorlar.

Beşiktaş'ta, trafik ışıklarında durmuşuz bekliyoruz. üç kişiyiz. Biz üç kişiyiz ama etrafımızda yaklaşık kırkyedi kişi var. Bir de iki tane köpek var. Köpekler, bizimle beraber ışık bekliyordu. Yayalara yeşil yandığı gibi, köpekler insanlardan önce harekete geçti.

O kadar alışmışlar ki, trafik ışıkları kullanıyorlar. Gerçi Cem'in tespiti de oldukça mantıklı; birkaç arkadaşını böyle arabanın altında gördükten sonra efendi köpek olmuşlardır.

Ha, bir de Yıldız Teknik Üniversitesi Yıldız Kampüsü'nün oradaki üst geçidi kullanan köpek gördüm. O da bambaşka bir kafa. Trafik ışıkları gibi.

Olum, üst geçit kullanıyor köpek lan. Benimle beraber merdivenleri çıkıyordu.

Şimdi karşıya geçebilirsiniz.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Readymade.

İki lokasyon arasındaki ulaşım ihtiyacımı gidermek için bir dolmuştayım. Rengi bej gibi ama tam değil sanki. Son durağa varmak üzereyiz. Şöförümüz, "Son durak!" diye bağırıp kapıları açmak için elini daha önce bir Jaguar marka otomobilden yürütülmüş ve oraya yapıştırılmış Jaguar'ın logosu olan Jaguar kafasının bulunduğu kapı açma butonuna hızlı bir vuruş yapmak için götürdü. Kapılar çokossseei diye açılırken yanımda duran abimiz:

"Son durak, kara toprak"

demez mi?

Dedi.

25 Ağustos 2009 Salı

Ortaköy'de fotoğraf.


"Slow day, movin' into a slow night. Like tomorrow's never going to come."

"It doesn't matter what you do!"

Kendimden çok sıkıldım.

Saat 05:41. Sabah yani. Uyuyamıyorum olum.

Sürekli su içiyorum.

Pek yemek de yiyemiyorum.

Sıkılıyorum çok, gerçekten. Bunalıyorum, boğazıma oturmuşlar ağzıma sıçıyorlar sanki.

Dün çocukluğumdan, anasınıfından beri birlikte olduğum arkadaşımlaydık; Volkan. Lisede de beraberdik. Aynı sınıfta. O bitirdi üniversiteyi. Geçen sene. İnşaat mühendisi. Tedrici olarak kariyerini de güzelleştiriyor. Şef şu anda şantiyede. Şefim benim. Sürekli telefonla konuşuyor işte olmasa bile. Acayip şeyler söylüyor:

"Ahmet, B2'den Refik'e git C6'ya taşıyın. Malzeme yaştır, az koyun."

İnşaat sektörü işte.

Kız arkadaşıyla beraber bana:

"Olum, gözünün feri gitmiş lan. Eskiden ışıl ışıldı, uzakten ben burdayım diyordu gözlerin yemyeşil. Feri kalmamış lan. İyi misin?"

dediler. Ben de sakaldandır diye geçiştirdim. Aslında doğru diyorlar galiba.

O kadar ferim gitmiş, sıkılıyorum ki; Ortaköy'e gidip cami ve köprüyü de arkama alıp fotoğraf çektirtmek istiyorum.

O kadar kötü durumdayım yani, anla.

Barselona'ya gidiyorum yine ama o bile iyi hissettirmeyecek bana sanırım. Tapaslar, claralar, sangrialar... Hiç heyecanlanmıyorum.

Tiempo Y Silencio. Time and silence.

Her şeye rağmen, sakallarımı seviyorum.

Selametle.

"It doesn't matter what you do!"

Okuyor musun?

Ağustos 2008.

Barselona, Katalonya.

Katalan Ablamız: Okuyor musun?
Doktoralı Elektronik Mühendisi Abimiz: Hayır ilkokul 1 terk.

"Primary school 1, quit."

"Pıraymıri sıkul van, (3 saniye dur, pis bir bakış at ve kaşları yukarı dik) kuiyt."

1 ile quit arasında duran virgülün verdiği yarım nefesin harika vurgusu.

"Çeri, çeri leydi." diye bi' şarkı vardı lan.

Taşdelen.

Bu nasıl bir mutluluktur? Pek izah edilemez sanırım.

Taşdelen su. Bileniniz vardır elbette.

O şişesi, logosu... Tepesindeki aluminyum korumasıyla...

Çok güzel bi' susun sen olum. Ekmek çarpsın, herhangi bir yerde su istediğimde masaya sen gelince çok mutlu oluyorum.

Bilmiyorum neden.

Çekmeyin kardeşim. Kapat kamerayı.

Lütfen çıkmayın. Yapmayın.

Gittiğiniz bir köy, kasaba, kent... Her neresiyse, lütfen. Yahu, ne olur lan!

O tepeye çıkmayın, arkanıza şehir görüntüsünü, köyün üstten görünümünü almayın. Yanyana bir de iki kişi durup, arkaya şehrin görüntüsünü sokuşturmayın. Ya da köy, kasaba, şehir görüntüsü üzerine kendinizi sıkıştırtmayın.

Hiç olmuyor.

Tamam, pardon. Çıkın, güzel güzel durun. Nefes alın. Hatta köyü üstten izlerken:

"Ah, ne güzek havası var. Oksijen oksijen oooh mis. Vallahi burda yaşamak lazım. İstanbul'un havası nerde buranın havası nerde"

de deyin. Vallahi deyin. Yemin deyin.

Yalnız, lütfen; bunun fotoğrafını çekmeyin. İnanın, yazığız. Biz.

Yeter artık lan, arkada şehir. Tamam tepedesin, güzel yerdesin ama lütfen fotoğraf yok.

Hep aynı poz, hep aynı fotoğraf.

"Ha, oraya çıktık o anı hatırayı nasıl çekelim yani?" diyorsan da deme. Çek. Yalnız, bize gösterme.

Canımsın.

23 Ağustos 2009 Pazar

İyotlu olsun.

Olivır, 8 aydır bugünü bekliyordu. Henüz 9 aydır çalışıyordu ve tek hayali bir bulaşık makinesi almaktı. Başka hayali var mıydı dimağında bilinmez ama öncelikli olan düşü buydu. Zaten ikinci bir hayali düşleyecek kadar da aklı dengesi yerinde değildi.

Sonunda almıştı o bembeyaz aleti, kapağını açıp açıp kapatıyor; zevk çığlıkları atıyordu. Bu işlemi 1 hafta boyunca belirli bir tempo ile sürdürdü. Her açıp kapatmada, yatağa attığı hatunların sütyenlerini açıp kapatırmışcasına haz duyuyordu. Bunu da çok severdi Olivır, sevişmeden önce yaklaşık 7 dakika 13 saniyelik bir süre boyunca sütyen açardı ve kapatırdı. Böyle bir sapıktı işte.

8 aydır lavabo teknesinde biriktirdiği promosyon Koka Kola bardakları, çeşitli restoranlardan yürüttüğü tabaklar leş gibi duruyordu. Heyecanla doldurdu makineye. Bir düzeni yoktu, bodoslama attı, kapağı kapattı. Çalıştırmak için kendini dışarıda meme ucu gibi tutan düğmeye naifçe bastırdı. Bundan da ayrı bir zevk duydu, ileride tekrar denemek için dün gece sümüğünü çıkarıp yapıştırdığı Karfur fişinin üzerine not düştü. Yalnız bir sorun vardı, makinede tuz yoktu.

Olivır, hemen şortunu giydi ve markete koştu. Tuz, şeker ve yağ refonunda buldu kendini. Elini ilk attığı tuzu çekti aldı. Mahmut marka tuzdu. Hemen yanında 0,17 kuruş fiyat farklı Billur Tuz vardı. Hem de iyotluydu. Madem bunu alayım, iyotlu olsun; iyidir dedi. En azından makine için daha iyi, 5 kuruşun hesabını yapmayayım. Ya da 0,17 kuruşun...

Eve geldi ve heyecanla doldurdu tuzu makineye Olivır.

Dökerken ağzından temkinli bir şekilde; "İyidir." çıkıyordu.

İyidir.

Aferin Olivır, sıçtın makinenin içine.

Rize ist Wunderbar.

Rize ne acayip yer yahu. Minibüsüyle üst geçitten geçen adam vardı. "Hayalimdi, yaptım" dedi üstüne. Bu kadar egzantirik yani.

Bugün de bir şey okudum, gerçekten artık "Rize ist Wunderbar."

Haber şu ki:

Ramazan topu 10 dakika erken patlatılıyor, bütün Rize iftarını 10 dakika önce yapıyor. Daha sonra ilgililer toplanıyor; Rize'de bir gün daha oruç tutulmasına ve bunu radyo kanalı ile duyurulmasına karar veriliyor.

Duyuru yapılınca, Almanya'da yaşayan Rize'li Türk'ler de arıyor ve "Biz de bir gün fazla oruç tutacak mıyız?" die soruyorlar.

Kaldıran Rafi.

Jabbar, "The Powerful!"

Kaldıran Rafi.

Kuveytli bir psikolog tarafından yaratılmış müslüman çizgikahramanlardan biri de Kaldıran Rafi. Abimiz, Türk.

Her ne olursa olsun, ne kadar ağır olursa olsun "Kaldırıyor"muş.

, ]

Ah, ah. Mütemadiyen kaldırıyor işte.

Gerçekten, "şölenk!" diye oturmuş bu niteleme: "Kaldıran"

Aslında psikolog abimiz de az fena değil, Türk'lerin tüm olayı kaldırmakta, uçkurda diye ayrı bir anlam sokuşturuvermiş. Helal olsun sana koç yiğit psikolog.

Sana, Helal Müslüman Kasabı'ndan 1 kilo bonfile benden. Bol bol et ye, proteindir. Beynin çalışır daha güzel.

Ha bu arada, müslüman çocukların Cihatçı modeller karşısında örnek alabilecekleri yeni kahramanlara ihtiyaçlarından dolayı yapmış.

Metin Yazarı.

Kendini Mısır Kraliçesi Nefertiti'ye benzetmek isteyen bu ablamız 22 yıldır çeşitli operasyonlardan falan filan geçiyormuş.

Milliyet'in bu haber için başlığına hayran kaldım ve sevgili Metin Yazarı'mızı öpüyorum saygıyla:

"Nefertiti değil, Nefertipsiz oldu."

Ahah, lol.

Ha, bir de "22 yıldır gerdiriyor." var. Ok?

Davulda: Haydar.

Sahır, Sohur, Savur, Sahur, Söhür.

İmsak vakti. Sahur'a "Söhür" diyenleri ben çok seviyorum.

Hayırlı Ramazanlar.

Dayı.

- Facebook var mı dayı?
+ Facebook? Buralar eskiden tarlaydı yegenim.
- Gel, bir de şimdiki haline bak. Vay be.
+ İki arsa kapatsaydık zamanında, şimdi kraldık.

Çapkın Caster Semenya.


Berlin'de devam eden Dünya Atletizm Şampiyonası'nda, bayanlar 800 metre finalinde birinciliğe uzanan Caster Semenya'nın cinsiyet tartışmaları sürüyor. Semenya tepkisini gösterdi: " Tartışmalara son vermek için pantolonumu mu indireyim?"

Annesi Dorcus Semenya da eksik kalmadı ve:

"O asla erkek değil. Bizim köyde herkese kızımı sorabilirsiniz. Onun kız olduğunu herkes biliyor."

dedi.

Ne yaptın Dorcus?

Yaktın kızı.

Bütün köy ha, vay be. Ne çapkınmışsın sen Caster Bacı.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Readymade Emo, DADA!

Doğum günü kutlaması Emomsu ama değil sanki. Mutlu Emo.

* ShıMarıqh QirLsh: KaNkaaa Doqum qüNüN kutLu oSSunn niCé YaşLaRa (((Alllah YOluNu HéP Acıqh éTsiN ))

* BéNnNn HaYaTı ÇhoK SéViYoRuMm KaNkYyy

Bu arada, yemin ederim ki baka baka yazdım aynısı olsun diye (kopyala yapıştır yapmadım denemek istedim), çok uzun zamanımı aldı ve çok yorucu oldu. Helal olsun diyorum arkadaşlara.

Unutmadan, "Acıqh" cidden çok güzelmiş.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Vandalizm ilkokulda.

Selam. Var mı aramızda "Önümüze gelene 1 tekme!" yapmayan. Hadi len ordan, hayvanlar gibi yaptın sen de...

Vandalizmle ortaya dökülen hayvani duygular ve önümüze gelene bir tekme.

Ha bir de, birbirimizin omuzuna el kol atar, 2-3 kişi olurduk.

Daha fena.

Lan.

Direkt hayvan gibi s.kerim.

Ayrıntı sevmem, direkt hayvan gibi s.kerim. Gerisine karışmam.


I can't have sex with your personality, And I can't put my penis in your college degree, And I can't shove my fist in your childhood dreams, So why're you sharing all this information with me?


I can give good sex to you cause I'm really good at sex.


http://www.youtube.com/watch?v=qqXi8WmQ_WM&eurl=http%3A%2F%2Fwww%2Epenelope%2Djolicoeur%2Ecom%2F&feature=player_embedded#t=58

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Rock & Satanizm

Cem Garipoğlu'nun ailesini emniyete toplamışlar, içlerinden birine sormuşlar:

- C.G. satanist gruplara üye miydi?

ve beyin yakan cevap:

* " C.G. satanist gruplara üye değildi. Rock müzik bile dinlemezdi. "

Öeeeeeh! Lan rock müzik ve satanizm? Hay bin kunduz.

Cidden sonra diyorlar niye beyin yanıyor?

Al.

Ok? Aeo.

16 Ağustos 2009 Pazar

Mega.

Hareket çekmeyin lan!

Haziran 2009, Van.



15 Ağustos 2009 Cumartesi

Tükürük şahidim olsun ki.

"Aha buraya yazıyorum." diyip işaret parmağını ağzına sokup tükürüğüyle ıslatan ve devamında onu herhangi bir zemine çizgi çizermişcesine belli belirsiz bir formla aşağı doğru düzenli hareketle indiren arkadaşları kulak arkalarından öpüyorum.

Olum bu ne biçim harekettir? Neden yani? Ne yapmaya çalışıyorsun hacı?

Emanet.

Tabanca'ya emanet denmesi çok acayiptir bence.

Örnek kurgu diyalog:

- Emanet nerde?
+ Bende, boş değilim rahat ol.
- Eyvallah, sana kelime yapana mermi ulan.

Retro cüzdan.

Selam. Yahu, bir zamanlar sigara paketlerinin dış naylonunun kapağın altında kalan kısmında para taşıyan abilerimiz vardı.

Nerde lan onlar?

Ah.

Çoraba sigara koyan abilerimize olan özlemim neyse, bunlara olan özlemim de odur.

Emo.

"Annemmmgillerdnnn nefretttttt ediyrmmmmm yhhaaaaaaaaaa"

Saçlarına kurban olduğumun...

Cliché.

Metrolarda, AVM'lerde vesaire; yürüyen merdiveni kullan(a)mayıp ardından laflayan insanları bugünlerde o kadar çok görüyorum ki. Gördükçe de göresim geliyor yemin.

"Ah şekerim, zaten bütün gün oturuyoruz; bari merdivenleri çıkalım. Spor olsun."

Spor olsun mu? Lan. Eheheh.

Demiyor ki o kadar kalabalık ki, üşendim. Terbiyesiz.

Olsun, seviyoruz hepsini.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Çok kuşsun bebeğim.

Sıcak yaz ayıydı. Hatta öyle sıcaktı ki, kıçın iki bölgesi terden tek tabanca haline geliyordu. Bu sıcak hava ve nem bunalattıkça mayıştırıyordu. Melkım her zaman olduğu gibi, gece büyük kırmızı kanepenin üstüne sızmıştı. Karşısında biraz daha küçük yeşil kanepe duruyordu. Onda da Serciyo sızmıştı. Zaten hiçbir zaman bu iki kadim dost odalarında uyumazlardı. Uyuyabilmek için Neyşınıl Ciyogırafik Çenıl'da belgesellere dışses yapan adamın sesine ihtiyaç duyuyorlardı; aksi halde, bir türlü uyuyamıyorlardı. Huzurları, o sesteydi.

Ayda yaklaşık 600 avro ödedikleri biraz eski ve bakımsız apartman dairesi, bir öğrenci evi olarak oldukça büyüktü. 3 odası ve 1 de salonu vardı. Hatta bu büyüklüğü eve gelen arkadaşları tarafından espri mezesi yapılıyor ve "Lan koca götlü karı gibi sizin ev eahehaeh" muhabbetine sürükleniyordu. Serciyo'nun ve Melkım'ın odalarının dışında bir oda da boşta kalıyordu bir süredir. Fakat son 2 ay 17 gündür Pemıla adında bir kıza bu odayı kiraladılar. Pemıla da kısa boylu, sürekli ders çalışsan, büyük gözlüklü bir nörddü. Tam bir inekti. Tıp okuyordu. Sürekli cebinde kadavra pipisi gezdiriyordu. Serciyo felsefe, Melkım da Fotoğraf okuyordu. Üçü de tamamen ayrı kafada elemanlardı.

Pemıla'nın bağırmasıyla, mütemadiyen göt yayan bu iki herif bir anda uyandı. Serciyo, "Hacı bu ne sıcak lan! 40 yıllık abaza olayım, yanımda hatun dursun bu havada erekte bile olamam." diye Melkım'ın beynindeki sıcaklık eşiğini örseledikçe örseledi. Beyni yanan Melkım da önce "Ne bağırıyorsun Pemıla!? Gidip dersini çalışsana!" diye uyanmalarının sebebini öğrenmek istedi, sonra da Serciyo'ya "Lan mındo! Yanında manita olsun sen 5 gün uyumazsın lan am salak! İşin gücün bafi." diye laf soktu. Serciyo çok da sikimde diye bir bakış attı. Pemıla'da ivedilikle "Yeter yahu, ne bu mutfağın hali! Her gün aynı şeyi yapıyorsunuz, dağıtıyorsunuz, döküyorsunuz..." diye sitemim var tavrını bürünerek görev dağılımında üstlendiği mutfak tertip ve temizliği görevine bir nevi küfretti.

Serciyo "Melkım yapmıştır."; Melkım da "Serciyo yapmıştır." diye yanıtlasa da olay çözülemedi. 47 saniye süren bir husumet oluştu odada. Fakat, çok hassas bir yapıya sahip olan Serciyo bu suçlamaları kendine yediremedi ve beyninde minik bir fırtına çıkarıp projesini üretti. Hayata da geçirdi. Gitti, ütü masasını aldı ve mutfakla odalar arasındaki antrede açtı. Eski bir el kamerasını masanın üstüne koydu. Onun önüne de yapay sarı yapraklı çiçeği koydu. Yalnız vizörü kapatıp kapatmadığını da kontrol etti. Kendi kendini kutladı sonra. Tekrar dönüp kırmızı kanepenin karşısında leş yeşil kanepeye kendini bıraktı. Bütün gün yattılar, kalktılar, makarna yaptılar, tekrar yattılar...

Sabah olmuştu, işemek için yerinden kalktı Melkım ve gidip mutfağa da bakayım dedi. Mutfak yine acayip bir pislik ve dağınıklık içindeydi. Gitti, işedi ve döndü. Sifonu çekmeyi unutmuştu. Kalktı tekrar klozete yürüdü, sifonu çekti ve klozete astıkları yeşil elma kokusuna orgazm oldu. Sırf bu koku yüzünden bulaşık makinesinin de içinde de bulunan yeşil elmalı plastik koku veren şeyin yüzü suyu hürmetine yıkama işlemini henüz bitirmiş bulaşık makinesinin içine kafasını sokardı. Odaya girdiğinde osura osura yatan Serciyo'ya, "Lan mutfak yine öyle!" diye haykırdı. Serciyo da "Sıkma canını yegenim, kim olduğunu bulacağım." diye anlık tepkisini koydu. Yegenim lafını da çok sevmişti, kullandığı için mutluydu. Kalktı, ütü masasına doğru sağa sola CSI dizilerindeki bakışları atarak ilerledi. Önce çiçeği tek hamlede sol elinin tersinin sağ tarafıyla devirdi. Ardından kamerayı eline alıp yukarı doğru kaldırdı ve gururlu bir bakışla "İşte bu alet hacı..." dedi. Kayıtları izlemek için, modu değiştirdi ve kaseti geri sarması için kameranın bir tuşuna naifce dokundurdu parmağını. Sanırım dokunmakti ekran. İzlemeye başladılar ve o an gelince Pemıla'ya bağırdılar: "Koş Pemıla, işte baş düşmanlarımız!" dediler.

Ne Serciyo'ydu ne de Melkım'dı bu işin sorumlusu. Bu işin sorumlusu, kameranın kayıtlarına da giren, büyük mutfak camının karşısında duran komşu apartmanın çatısındaki iki kuştu. Bu kuşlardan biri güvercin diğeri de annesini karga sikmiş bir güvercindi. Ne kargaya benziyordu ne de güvercine... Madır fakır karga. Milf Hantır karga. Neyse bunlar ayrı konu. Bu iki götoş kanatlı hayvan, sabah ezanıyla beraber açık pencereden içeri giriyor ve masada ne varsa talan edip dağıtıp çıkıyorlardı. Sabah ezanı ne alaka demeyin, mahallelerinde Fas'lıların yaptırdığı bir cami vardı. Tek minareli.

Serciyo ve Melkım pusuya yattılar. Hatta Melkım olayı biraz abartıp, botlarını giydi, yüzüne boyalar sürdü, bandana falan taktı. İdiyot Melkım. Her gece olduğu gibi birinin eli baksırının içinde, diğerinin de yüzü yastıkta eli halıdaydı. Serciyo'nun telefonun alarmı çaldı gün doğmaya yakın. Alarm müziği de Mahsun Kırmızıgül'den Sarı Sarı'ydı. Serciyo, Porto'da bir dönercide tanıştığı Mardin'li garsondan bılütut ile edinmişti bu leş şarkıyı. Artık her şekilde uyanabilirim diyordu ve kahkaha atıyordu. Ağzından dönerler saçılınca durdu. "Önceki hayatında ne işle meşguldün dayı?" dedi dönercideki garsona. Garson da "Bakırköy-Taksim sarı dolmuş hattında şöfördüm." dedi ve Melkım bir anda 3,5 attı. Neyse. Bunlar uyanıp pusu yerlerine geçtiler. Uyurken elini yüzüne süren Melkım, yüzündeki boyaları dağıtmış hatta üstüne elini sürekli baksırından içeri soktuğu için aletini de siyaha boyamıştı. "Zenci pipisi oldu lan. Hahahaha!" diye gülerken Serciyo "Artık sokarsın kendine." dedi. Ortam bir anda buz gibi soğumuştu. Serciyo, kavganın soğukluğunu yaşıyorken Melkım bu kadar lakayıt olmamalıydı. Birazdan güvercin ve kargamsı güvercin gelecek, ikiye iki çok pis dövüşeceklerdi. O an çattı, müezzin ezanı okumasıyla iki kanatlı hayvanlar içeri daldılar ve direkt masaya yöneldiler. Serciyo'nun teller kopmuştu. Ayağındaki kalın tabanlı Ceyo marka terliklerini çıkarıp eline aldı ve masanın üstündeki kunel yaratıklara doğru bir hışımla koştu. Melkım geride kalmıştı, toparlayamadı kendini. "Kaçmayın ulan Allahsızlar!" diye bağırırken Serciyo; Melkım'ın aklına 1 Mayıs olaylarında panzerli polisin lafları gelmişti; "Kaçmayın ulan Allahsızlar!". Melkım kendine geldiği anda bir de ne görsün; mavi renkli kalın tabanlı Ceyo terlik kargamsı güvercinin üzerine hızla ilerliyordu. Topuk kısmının sağ tarafıyla çok pis indirmişti bu kunel güvercine Serciyo. Güvercinimsi şeyden "Eci vici vokke!" gibi bir ses çıktı, bir an sendeledi ve kalkıp uçmaya çalıştı. Havalansa da balkondan bozma iç duvara çarptı ve tekrar düştü sonra can havliyle kendini dışarı attı. Arkadaşı çoktan uçup gitmişti.

"Oaaah yeeeeeeeah man! Oaaah yeeeea!" diye bağırdı Serciyo ama kendini bir an Fuat'a benzetip tiksindi. Sustu.

Tüm bu olayları kameraya kaydeden iki kadim dost, Yutup'a vidyoyu yükledi ve 1 haftada 1 milyon izlemeye ulaştılar. Yorumlarda Türkler yine coşmuş;

- "Vay a.k.",
- "Çööşşş.",
- HeLaL KanKe!"
- "A.Q. ne qoydu LannN."

yorumlarıyla harikalar yaratmışlardı.

Sarı sarı, sarı çiçek. Her şey yalan, sensin gerçek.

Çocukken, ben de az yemedim kafama Ceyo Terlik. Canımdan can aldın ey mavi renkli kalın tabanlı Ceyo terlik.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Ettenşın.

"Dışarıdan yiyecek getirilmesine izin vermiş olduğumuz müessesemize içecek getirmek yasaktır. Su, çay, ayran, meşrubat ve her nevi içecek."

Çengelköy, Çınaraltı Çay Bahçesi, Ağustos 2009.

Dayı ne yazmışsın lan?

Taksi.

Gece eve dönüşte arada uyuklayan taksiciye sorulan sorularla uyanık tutma çabası:

- Usta kaç yıldır taksicilik yapıyorsun?
* 22 yıldır.
- Helal.

... Kısa bir sessizlik ve ardından gelen beyin yakıcı muhteşem dizi:

* 2 araba aldım, yedim.
- Karı-kızla mı yedin dayı?
* Sorma, her şeyle yedim.

Vay be.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Tavuşkuşu deseni attack.

Hazal'ın sayesinde 3. gözüm açıldı. Yeni bir görsel etkiyle karşı karşıyayım.

Gerçekten bu iş çığırından çıktı. İki kadından birinde şu tavuskuşu desenli tişört, büyük kıçı kapatan uzun tişört, etek, bluz, elbise vesaire var. Forma misali. Ne lan bu!? Biri bu işe el koysun, çok ciddiyim. İşin membasına inmek lazım.


Bu konuda iki teori ürettim:

- İlki, bence bu yeni pörtleyecek bir partinin logosu ve ücretsiz olarak insanlara dağıtılıp görsel bir lansman sağlanıyor. İçlere içlere işleniyor. Eğer yoksa böyle bir şey, bence bu iyi fikir birileri kullansın çünkü etrafta mobil geziyor.

- Diğeri, biri bu kumaşa bu deseni bastı bolca; sağa sola döşetti. Herkeste bundan bi' şeyler yapmış. Çok yazık.

Cidden bi' etrafınıza bakın, 5 dakikada 7 tane göreceksiniz.

Yalnız değilsiniz, gözlerinizi pür dikkat açın. Zaman azalıyor.

2 Ağustos 2009 Pazar

Tuneyî

Pantolonuma asılmış, kopuk anahtar olmak istiyorum. Ya da yırtık ve aslında hiç bana ait olmamış paltomun kolundan düşen sökük ip... Üşüyorum. Karı çok sevsem de, çok üşüyorum.

* Tuneyi: Yokluk.

Van, Ocak 2009.

Demons dance alone.

Ah Zuegg ah. Sen ne biçim reçelsin lan!? Biteceksin diye yiyemiyorum seni ekmek çarpsın ki. Rana poşetten çıkardığı anda, seninle ilk tanıştığımız noktadan itibaren bütün gece elimde taşıdım seni. Tüm bunlar yetmiyormuşcasına, 5. Katta bir tatlı kaşığı isteyip abandım kapağından içeri. Bu cümleler çok acayip oldu sanki, farklı yerlere gitmesin, bugünlerde zaten asansörlerde acayip şeyler de oluyor. Eyvah.

Asıl söylemek istediğim şu ki; yaz aylarında, kaldırımda yürürken, altından geçtiğim ve öküzler tarafından kullanıldığını zihnime kazıdığım bazı binalardan akan -ah be beyinsiz, o suları niye üstümüze akıtıyorsun ki. bir boru takatacak kadar beynin mi yok yoksa o suların başka yerlerden akan şeyler olduğuna mı inanalım.- klima sularına olan nefretimi küçük bir çay kaşığıyla gideren reçelsin.

Ha, bu arada; "Demons dance alone." ama bu ayrı konu. Sonra konuşuruz.

Son kaşık.

Beni benden aldın ey reçel. Ne güzelsin sen hey hey, pek tatlısın hey hey.

La familigia Zuegg, dal 1890. Frutti di Bosco, 100% da frutta.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

: )))))999999

" : )))999 " smile koyup, yanına parantezi yapamayıp "9"ları dolduran insanları çok seviyorum ama bu ayrı konu. Uzunca konuşabiliriz. ok? kib. by.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Gregory Crewdson.

Fakin bıladi gud fotoğrafi!

Değişimlere gidiyorum artık.

Bu arada, olmadığım kadar mutluyum bu aralar. Çok.

24 Temmuz 2009 Cuma

Ayfon.

Duygusal telefon. Ayfon çıktı çıkalı, tedrici olarak pantolona ve tişörte bölgesel hareketlerle telefonu silme hareketleri büyük ölçüde arttı.

21 Temmuz 2009 Salı

Enlarge your penis.

Spam E-posta bir yaşam tarzıdır.

- MSN Messenger paralı olacak.
- Enlarge your penis.
- Selam tatlım nasılsın?
- 10 Viagra + 10 Cializ = 9,99 $
- Bu maili 100 kişiye forwardla.
- Armut toplama makinesinde inanılmaz fiyatlar.
- MSN Hack.
- Wild nights.
- Shakira porno!

Slm. Nbr?

Babanızla beraber yürürken bir tanıdığıyla yolda karşılaşmayın sakın.

- Ooo senin oğlun mu? Nasılsın genç?
+ Yok, babamın torunu kih keh köh.

Ben çok çektim, yemin. Sanane lan nasılım, ahlaksız.

- Slm. Nbr. ii. u. Ok. Aeo. Kib. Scs. By.
- Haydar Dümen'in ipeksi saçları gibiyim.
- Tsubasa'nın yamuk topu gibi.
- Hoppala. Hello Kitty.
- Arkadaşlar "İlk gece yerini bulamazsın, aydınlıkta yap." diyorlar.
- Dal de, dalayım abi.
- Ferhat Güzel'in, Samanta Fox'un kafayı çekip öptüğü duygulardayım.
- Selami Şahin'e itaat edercesineyim, Selami Şahin gülüşü tavrındayim. Obey.
- Suphi bir acayip adam, bir cebinde Das Kapital. İki cilt lan o.
- Az önce taksi şöförünün Posta Gazetesi muhabbetini çektim.

Naylon Poşet.

Van'da, Akdamar Adası'na giderken , henüz varmadan sağ tarafta birkaç tane küçük takım ada var. İşte o adalara gider yüzerdik biz. İşin en güzel yanı, bir poşete sigara koyar, bir adadan diğerine yüzer, varılan adada sigara içerdik. Sonra da dönemezdik.

Ha, aklıma köşede duran arkadaşımın sırtına tekme atıp göle fırlatma anım geldi. Kancıkca gülerken aynısı bana arkadan yapıldı. Kalleşlik resmen.

Malbuş.

Salıncakta sallanırken sigara içen adam;

Filip Moris.

Piyasa devlet.

Sigara yasağıyle hükümet, kapı önünde yeni bir piyasa yaratma peşinde. Tam ortam tüm kapılar. Güzel başlangıç.

Go go go!

Alterno Tıp.

Alterno arkadaşlarımız için özel servisler veren Alterno Tıp her zaman en büyük sevgilimizdir.

Kırıkçı & Çıkıkçı kuralları.

Akar.

Kraliçe Arı'nın Fantazileri.

Kraliçe Arı ile sevişen erkek arılar, sevişme sonrası ölüyor. Neden mi? Çok basit. Bu mahremiyetin gizli kalması için. Kraliçe Arı'nın seks fantazileri ortaya çıkmasın diye. Yalnız biliyorum, bir gün delikanlı bir arı çıkacak ve Kraliçe Arı'yı alt edecek. Kitap yazacak. Yüzbinler satacak.

Kraliçe Arı'nın yatmadan önce 100 iğne darbesi.

Just beat it.

Yaralıyım, yaralıyım.

Şu an aklıma çocukluğumdan bir söylem geldi:

"Kaşınıyorsa iyileşiyordur."

Yahu dün, basketbol oynarken kayıp düştüm dizimin üzerinde biraz sürtünme tadında. Dizim şu an kaşınıyor ve yanıyor.

Sanırım iyileşiyor.

Velkam.

Konsolosluk önünde, vize işlemleri sırasında oluşan muhabbet ve eninde sonunda varılan sonuç:

"En güzeli benim ülkem ama sahibi yok."

Lan sahibi yok ne. Bu ne lan!? : ) Of ekmek çarpsın ki beynim yandı.

Ha bu arada, kapıda bir adam gelip her şehrin tek tek yüzölçümünü söyledi metrekare hesabı. Sonra da çıktı gitti. O da ayrı bir hastalık tabii.

Açmadan çalkalayınız.

Düşün, döneri ya da kebabı afiyetle götürüyorsun. Böyle ayranı ağza bocalayarak dökmek isterken; ayranın açılmayan ya da açılmamak için kendini yırtan alüminyum kapağı gibi davranmak istiyorum.

14 Temmuz 2009 Salı

Aman petrol, canım petrol.

Avant-garde Petrol Firması isim çalışmaları:

PHM.

Pompacı Haydar ve Mahtumları.

12 Temmuz 2009 Pazar

Zalım Vilyım.

Vilyım çok zalım bir insandı. Zalim değildi, zalımdı. "ı". Aslında zalım olmak ona ayrı bir güç katıyor, egosuna bir nevi masturbasyon armağan ediyordu. Zalım davransa da, kendini öyle sansa da bir yandan da çok topitoş bir kalıbı vardı. Vilyım tarihi sever, trekking yapmaya bayılırdı. Öyle dağa taşa çıksın, oraya buraya yürüsün, oraya zıplasın, buraya koşsun doğa turlarına katılsın gibi götoş bir adamdı.

Yaklaşık 2 hafta 3 gün önce Van'a gitmişti. Kısa bir süre olmasa da uzun bir süre de kalmadı Van'da. Turizm amaçlı bir ziyaretti. Sabahları Van Kahvaltısı ile şenlendi, "Vanlıyam, şanlıyam, kılıcı kanlıyam." şarkılarını öğrendi, Van Spor'un efsaneleri dinledi ve hatta "Kan Van, dakika 90 gol Kurthan." bile demeye başladı yavaş yavaş.

Vilyım Cumhuriyet Caddesi'nde çekirdek çıtlayarak yürürken karşıdan bir kız geliyordu; Tamara. Çekirdek mal gibi elinde kalakalmıştı. O an aklına Güven Kıraç'lı Tadım'ın rezil reklam filmleri geldi ve hemen unuttu. "Lan ooolum ben bu hatunu bir daha nasıl görebilirim!?" diye içini yedi.

Vilyım, gittiği yerleri öncesinde çok iyi araştırırdı. Bir hayli okur, oradaki olayların ağzına bile sıçardı. Vılyim o gün adaya gidecekti. Van Gölü'nde bulunan, içinde Ermeni'lerin en önemli mimarilerinden biri olan Akdamar Kilisesi'nin de bulunduğu Akdamar Adası'na. Adanın da hikayesi gibi bir şeyi vardı, Vilyım onu da kaldığı oteldeki resepsiyoncu dayının "Gel bi' çayımı iç, iki muhabbet edelim yegenim." tavrıyla öğrenmişti.

Kabaca hikaye: Ada'nın karşısındaki köylü genç adadaki keşişin kızına aşık olur ve kızı görmek için her gün hava kararınca kıyıdan adaya yüzer. Adada da yönünü bulmak için kız ona gece fener tutar, genç de fenere yüzer ve kıza kavuşur. Kancık keşiş bunu öğrenir, kızı kapatır ve eline feneri alıp gece yön göstermeye çıkar. Seveneleri ayıran lanet keşiş elindeki feneri oradan buraya taşır ve yüzmekten kolları yorulan köylü genç bitap düşer. Lanet keşiş yavaş yavaş köylü genci kayaların bulunduğu tarafa yönlendirir fenerle. Kayalara doğru ilerlerken genç abimizin bütün enerisi tükenir ve dalngalar onu kayalara sürükleyip vurur. İşte tam o sırada gencimiz bağırır, "Ah Tamara! Ah Tamaaaara!".

Her neyse.

Vilyım o gün adaya gitmek için Gevaş dolmuşlarına atlar ve Akdamar Adası'na giden teknelerin olduğu yere varınca iner, tekneye biner. Ne mi görsün!? Tamara. İçinden, "Oh ye beybi. Muhabbet bağına girdim bu gece." yapar. Sonra yine içinden, "Muhabbet aslında aşk demekmiş." diye geçirir gerizekalı. Tamara'yla tanışmak, onla iki muhabbet devirmek için 85713 takla atar. Elindeki sikko compact makinesiyle kızın fotoğraflarını çekmeye çalışır, sonra e-posta adresini verirsen yollarım yaşaklığını yapar. Kızın adının Tamara olduğunu öğrenince zevk çığlıkları atar ve Tamara'ya adanın Tamara'lı hikayesini anlatır. Lol sana Vilyım. Neyse. Tamara'yla tanışır, nerede oturuyor ne yapıyor öğrenir. Tamara'da Istanbul'da Büyük Ada'da ikamet ettiği bilgisine de erişir. -Erişmek de ne tırt lan. Neyse.- Vilyım da Cihangir taraflarında oturmaktadır. Vilyım ve Tamara konuşurken, Tamara'nın annesi de hafif göz ucuyla Vilyım'a "Ağzına sıçtığımın andavalı." bakışı atar, Vilyım'dan kıl kapar. Zaman geçer, ada muhabbeti de Van muhabbeti de biter, uçaklar kalkar vesaire.

Aradan kısa bir zaman geçer, Vilyım fotoğrafları e-posta ile atmıştır. Hafif de "Bacım bi' görüşseydik yav." tadında alt metinler geçer. Vılyim çok çaresiz kalınca salak bir sürpriz yapamaya karar verir Tamara'ya. Sarı dolmuşa atlar Bostancı'ya doğru geçmeye başlar. Sarı dolmuşçu da yine annesini s.kiyorlarmış da ona yetişiyormuşcasına hızla sürer dolmuşu. Hafif sinirlenir Vilyım, sarı dolmuşa her bindiğinde böyle olur ve içten içe "Pezevenk kağıt gibi araba, hepimiz geberecez!" der. Bostancı'ya gelmiştir artık. İner, Büyük Ada'ya geçer vapurla. Başlar Tamara'nın evini bulmaya. yokuşun üzerinde beyaz bir köşktür Tamara'nın evi, balkonunda da bembeyaz bir Çin Aslanı cinsi köpek durmaktadır. Vilyım kapıyı çalar, Tamara'nın annesi açar ve karşısında Vilyım'ı görünce içinden "A-ha, şimdi sıçtım ağzına!" der. Vilyım, buruk ve ezik bir ses tonuyla; detone "Tamara evde midir acaba? Hı?" yapar. Tamara'nın annesi'de, "Tamara evde yok. Hoşçakal." der ve kapıyı Vilyım'ın suratına kapatır. Tamara, "Kimdi o anne?" diye seslenince annesi de "Hiç, adres sordular." der. Vilyım kahrolur, çiçeklerinin boynu bükülür. Çiçeklerini yola yola yokuştan iner. O da farkındadır, aslında Tamara evdedir ve bu durumdan Tamara'nın hiç haberi yoktur. Vapura biner geçer karşıya. Vilyım tekrar sarı dolmuşa biner ve Taksim yolunu tutar. Mardinli abimizin sürdüğü dolmuşta İbrahim Tatlıses çalmaktadır ve Vilyım'ın içi gider:

"Bir taş attım pencere tığh dedi, anası çığhtı kızım evde yoğh dedi vaey veay!"

Altun.

Altın'a "Altun" diyen bir kesim var. Ekmek çarpsın ki var.

Yahu dileğim şu ki, bunlar kendilerini güzel bir dernek kurup yanına bir de lokal açsınlar ve sürekli orada buluşsunlar. Birbirlerini yesinler.

"Altun, altun, altun, altun gibi çocuk, altun gibi yüreği var, altuna da zam geldi..."

Bizden uzak olsunlar.

Tamirhane Şişesi.

Tekel bayiye "Hayırlı işler. Allah kolaylık versin." diyen adam.

9 Temmuz 2009 Perşembe

Otlu Peynir.

Van'ın ünlü peyniri "Otlu Peynir" junkie'lerin yeni gözdesi. Kafa yaptığını düşünüp Van'a sürekli giden Junkie'ler yeni bir Amsterdam yaratma peşindeler. Sırf adı otlu diye kafa oluyorlarmış. Bu da böyle bir hayali anımdır.

Abbas.

"Yolcudur Abbas, yerinde durmaz." ritüeline Iggy Pop'tan yanıt geldi ve yeni muhteşem şarkısıyla bizi şenlendirdi:

"Abbas the Passenger."

Filip Moris.

Çorabında sigara saklayanlar vardı, sigarayı oraya koyanlar. Güzel günlerdi. Belki yapan var hala. Sigaraya çorabın kokusu karışınca farklı bir aroma ve harman. Yeah. Fire in the hole.

2 Temmuz 2009 Perşembe

Dirty Dance.

Mini Bar Hikayesi: Riçırd ve Corç bara 7,2 adım uzaklıkta ellerinde biralarıyla baldırlarını ritimlendiriyorlardı. Alkole mazot derler, "Mazotu çekmeden olmaz ahahahahah!" diye ortamı şenlendirirlerdi. Yanlarında götü başı ayrı sallanan birkaç hatun vardı. İçlerinden ikisi Riçırd ve Corç'un yanına kaykıldı. Haftaiçi biraz dans etmek sonra bu gece sevişebilecekleri birilerini bulma niyetli takılıyorlardı bu bayan arkadaşlar. "Selam ben Dayana." dedi biri. "Ben de Kasandıra." diye ekledi diğeri. Riçırd birasını havaya kaldırıp götoş bir selam verirken Corç'da Saadet Partisi'nin el hareketini yaptı; baş parmağıyla tamamdır "Okeey!" tribinde bir selam verdi. Ki bu çok daha kunel bir davranıştı. Dayana ve Kasandıra aynı anda"Dans edelim mi?" dediler ve bu senkronizasyona alkolün vücuttaki yüksek dağılımıyla ağızları göt şekli almışcasına güldüler. Sonra duruldular. Riçırd ve Çorc da aynı anda "Hayır!" dediler ama gülmediler. Gerek de yoktu. Bayan arkadaşlar bir bozuldu, bir çöktü ki; öf. "Peki tamam da neden?" diye çıkıştılar. Cevap anında Riçırd'dan geldi, çünkü Riçırd ve Corç üniversitede aynı bölümde okurken grup projelerinde grup sözcüsü hep Riçırd'dı ve bunu kendine her konuda misyon edinmişti. Neyse. Riçırd da: "Haftaiçleri dans etmiyoruz. Prensip." diyerek bir çığır açtı. Helal sana Riçırd.

*Bu arada Mini Bar hikayesi, minibar hikayesi de olmuş. Minibar'da içecekler çok pahalı lan.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Zımba Arnıld.

Gözlemci bir gezgindi Sıtivırt. Elinde sürekli kalemi ve not aldığı dandik bir defteri vardı. O defterleri de eczacı olan ablasından edinirdi. Hepsinin üzerinde ilaç markası vardı. O gün elinde bulunan defter, Viagra'nın hediyesiydi. Kağıda yazdıkça psikolojik olarak erekte oluyordu.

Sıtivirt henüz 10 dakika önce tanışmıştı Arnıld'la. Fakat bunun hiçbir önemi yoktu. Çünkü Sıtivırt çok pis gözlem yapardı. Çok pis. Enine boyuna çözerdi. Arnıld'ın biraz sıyrık olduğunu anladı ve eğlenceli bir yaklaşım içerisine girdi. Arnıld'a direkt: "Seks hayatın nasıl Arnıld?" diye yaklaştı ve pöh hes kuıh diye güldü. Arnıld, artık yaşını başını almış; saçları beyazlamış bir adamdı. Dipdiriydi yalnız, çevik ve güçlüydü. Sıtivırt'da bundan cesaret aldı belki de; "Sağlam bafi yapıyordur bu yaşlı kereta." diye düşünmesi içten bile değildi.

Arnıld yanıtladı: "Biz zamanında çok yaptık genç adam. Hatta, seviştiğim tüm kadınlarla bir poloraid fotoğraf çeker; bir de donlarını alır fotoğrafa zımbalardım. Çantamda hep Poloraid makinem bir de zımbam olurdu. Hatta bana "Zımba Arnıld" derlerdi. Her türlü zımbalardım."

Sıtivırt şaşkındı; kendi muzurluğunda boğulmuştu. Tabiri caizse, en büyüğünden bir fitili içine almışcasına gözleri açıldı. Hafif de korktu ve içinden "Ülen manyak bize de kaymasın ayak üstü. Ayrıca fotoğraf çeker, Kelvin Kıleyn donumu da zımbalar maazallah." bunları geçirdi.

"Sen ne yazıyorsun öyle Sıtivırt?" diye bir anda bağırdı Arnıld. Sıtivırt'ın götü korkudan büzüldü. Ya da bir koruma tepkisi olarak götünü büzdü ve salak bir ses tonuyla "Saçmasapan şeyler abi." dedi.

Arnıld bunu duyunca artık, "Kurban olam kalem tutan ellere..." şarkısını söylemeye başladı. Sıtivırt artık her şeyin farkındaydı, Arnıld'ın gay olduğunu anlamıştı.

Ben böyle koleksiyon fetişizmi görmedim dedi Sıtivırt ve koşarak uzaklaştı. Kalemi düşürdü ama...

Screw you guy!

Selpak.

Selpak Satan Sem: SSS
Daglıs Kul: DK

Haziran 2009

SSS: Abi, bi' Selpak al be. İnşallah evlenirsiniz ablayla?
DK: Sebep?
SSS: Alcan mı abi?
DK: Onun mevsimi geçti koçum, kötü esnafsın. Suya geç en yakın zamanda.

Havada duruyorum, şahitlerim var.


Havada duruyorum, şahitlerim var. Sadri Yıldız.

Havada duruyorum, şikayetim var. Ümit Besen

- Sadri Bey, ne yapıyorsunuz? Evet.


Bu Sadri Abi'nin çıkartmaları çıkmış. kiki'de gördümi dicey arkasına yapıştırmış.

Neyse.

Konu şu ki, Ümit Besen dayımızın bu albüm kapağı inanılmaz güzel. Yemin. Çok beğeniyorum ben. Dalga geçmiyorum lan.

Ne güzel havada duruyor. Bu nasıl bir art direksiyon. Cidden şahane. Yepyeni bir kafa. Bu olayı şimdi yap bir reklama geçir, Cannes'da ödül alırısın. Şikayetim var.

Piç Nektar.

Şeftali suyu yani Peach Nectar.

Cidden tam bir "Piç" Nektar. Şeftali suyunu doldurup içiyorsun, bardağı koyuyorsun bulaşık makinesine. Makine yıkasa da o lekesi bardakta kalıyor ya, bir daha şeftali suyu içmem diye hayata küsüyorsun. İşte bundandır hayata soğukluğum.

Çubuk Kraker.

Üniversiteye bu son sene pek gitmedim. Hatta total olarak bakınca 20 kere girmişimdir toplam. : ) Her neyse. Böyle olunca final dönemi vesaire kasmak lazım, projelerin teslimi falan. İyi olsun. Yoksa burs gider, burs giderse de ördek gibi kalırım.

Öh.

Şimdi işte yine final dönemi ve ben uyumamışım 2 gündür ve ayık kalmak için kahveyi dayamışım miğdeye. Ver ver ver, miğdem bulandı artık geçmiyor. Annemi aradım, açtı. "Anne miğdem bulanıyor, ne yapayım" dedim. Annem 2 kelime söyledi ve kapattı. "Daha fazla konuşmasına da gerek yoktu sanki." tadında gerindi.

2 Kelime buydu:

Annem: - Çubuk Kraker.

Gittim aldım, yedim. Miğdemi tuttu tuzlu vesaire. Sağolsun.

It's the final countdown.

Eğlenceye giriş biletiniz.

Asteriks // Asterix.
Hopdediks // Oburiks // Oburix.
Biletiks // Biletix.

Betty's Body.


I see her every morning and watch her fingers forming. Shapes that are as graceful as a baby's face full of hope. A certain scent of perfume, makes me think of her room. And how I'd like to be there, lightly touching her bare. I could be the lover, of anybody but her. I could be the lover, of anybody but her.

Betty, Betty
If you met me, you'd forget me
Betty, Betty
I am so shy, every day I
Secretly cry since my mom died

Dead lifeboats in the sun.

We got some rules to follow. That and this. These and those. Bo one knows. A gift that you give to me. No one knows