7 Nisan 2009 Salı

"İso", bir miras deliliği.



İso vardı... Asıl adını hiç bilmedim, bilemedim. Ya İsmet'di, ya İsmail'di. İbrahim değildi ama. İbrahim olsa İbo olurdu zaten. Sanki İsmet'di adı, öyle bir havası vardı. İsmet isimli olanların nasıl bir havası olur onu da hiç bilmiyorum ben açıkcası. Sadece öyle hissediyorum.

Neyse.

İso, mental olarak normal değildi. Akli dengesi yerinde değildi yani. Herkesin tabiriyle: deliydi. Deli İso. Van'ın delilerinden biriydi. Mental olarak sorunlu olmasının yanında, İso'nun fiziksel problemleri de vardı. Fiziksel olarak da çok sağlıklı değildi; düzgün yürüyemiyor ve konuşamıyordu. Ayaklarında "Cizlavit"denen, bizim çocukken köyde de giydiğimiz ve "Hotto" diye adlandırdığımız lastik ayakkabılardan vardı ama yırtıktı. Üstünde iki kat kazağı, onun üstünde de yamalı bir ceketi vardı İso'nun. Kıvırcık, dökülmüş saçları ile çok acayip bakardı.

İso çok kardeşli bir ailenin çocuğuydu. Özürlerinden faydalanan bir ailenin ferdiydi. İso, her gün eve 20 TL götürmek zorundaydı, dilenerek toplayarak. 20 TL'yi tamamlayamadığı zamanlarda da eve giremiyordu, dışarıda yatıyordu; yaz-kış. Van'da kış ayları da çok soğuk olur. Zaten sadece 2 ay yaz olur Van'da. Neyse, parayı denkleştirip toplayamayınca eve girmesi yasaktı ve üstüne dayak yerdi abileri tarafından. Bazen, bazı esnaflar İso'nun bu duruma düşmemesi için yardım ederdi; mesela 18 TL'de kalınca parası 20 TL yaparlardı ve İso onlara borçlu kalırdı.

İso'nun babası, ölmeden önce elindeki malı mülkü kardeşler arasında paylaştırdı. Ne vardı ne yoktu hiç bilinmez ama bu mirastan İso hak almadı... Hatta, İso'yu da kardeşlerinden birine miras olarak paylaştırdı. İso, miras olarak verilmişti, ayda 600 TL gelir getiren bir mal gibi. Ocak 2009'da Van'a fotoğraf çekmek için gittiğimde İso'yu hiç göremedim. Ölmüştü İso söylenenlere göre. Öldüğünü duyduğum zaman o garip bakışı ve "Ni minyon veer!" lafı geldi aklıma bir an.

İso sadece 1 TL isterdi.

*** Düzenleme: Son aldığım bilgi doğrultusunda bir iyi bir de kötü haberim oldu. İso ölmemiş ve yaşıyormuş; bu iyi haberdi. Kötü haber ise, İso'nun günlüğü 50 TL'ye çıkarılmış.

*** Yeniden öldü söylentileri dolaşıyor, bilemiyorum. Kimi de huzurevinde diyor.

Hint Filmi sen ne güzelsin.

<a href="http://www.grapheine.com">Agence communication Paris Graphéine</a>

Türkiye'yi sana dar ederim:

~| Kaydırak Yayınları, Minik Ali Öğreniyor Serisi'nden, "Minik Ali besmele çekerek muzunu yiyor." Çüş!

~| Biseksüellik, neye niyet neye kısmet konseptidir.

~| Van'da Deli Iso vardı, babası onu kardeşlerine miras diye paylaştırdı; dilenerek günde 20 TL eve getiriyor diye.

~| Buji meme yaptı, motor yatak sardı. Bu araba tamircilerinin cinsellik olayı nedir?

~| Seçimden kıl çıktı, yiyemedim

~| Kapı önünde oturan tipler ya da yüzü kapıya dönük tipler geçen herkese niye bakar. Ya da biri geçince hemen niye başını kaldırır?

~| Maşallah ne güzel kedi. Allah analı mamalı büyütsün.

~| Mamak ya da olmamak. Mamak Belediyesi, Ankara.

~| Hizmetse amaç, Hüseyin Yamaç. Hamidiye Mahallesi.

Canıtın.

Kahve ile dudak arasında kısacık zamanda yaptı bunların hepsini Canıtın ve gidip biraz aşk bakayım dedi yeni dükkanın camında. Aşkına eşkiya Canıtın.

Şaka şaka, kandırdım seni. Canıtın aslında seks hayatı hayli renkli olan ve bizim Çağan Abi'mizin Issız'ı gibi vurduğu önünde vurmadığı arkasında bir adamdır. Dost hayatı canlısı bir insandır.

Canımsın, Canıtın.

Devam etmeli. Devam edecek...

Selam, n'aber? Seçim anketi yapıyoruz da:

~| Girişimci iş adamı girişimde bulunarak kavgada girişti. Karşı taraftan da girişimler sürüyor.

~| Akbank, parklara yeniden bank koysun. Üstünde Akbank yazsın, insanlar sarılsın, koklaşsın, öpüşsün. Akbank sponsorluğunda.

~| Çocuklarınıza aldığınız Barbi'nin asıl niyeti: "You can touch my hair, undress me everywhere. You can touch, you can play you can say I'm always yours, oooh whoa."

~| Seçimden babam çıksa, yerim. Yıllardır yiyorum zaten. Ne varsa ver gelsin.

~| Unakıtan'ın oğlu, "van minutz" un patentini almak istiyormuş. Erdoğan'ın son Fotoşok bombasından sonra da Re-Touch stüdyosu açar Fotoşok isminde.

~| Ha bu arada, ritmimizi bozanlara Kadıköy'ün Selami var. Hay bin kunduz. El salla.

~| Bütün teknik direktörlerdeki bu kolpa atkı takma tribi nedir? Ha bir de yaz kış. Yuh.

~| "Vitamini kabuğunda." diyen anneleri kınıyorum. Soymaya üşeniyorum de, canım feda. Yemin.

~| Shea Butter, Aloe Vera Özlü, Jojoba Tanecikli, Ölü Deniz Minerali. Bu ne lan.

~| Ayfon için iQuran çıkarmışlar. Elemanın biri de "Artık abdestsiz Ayfon'a dokunamayacağız." demiş. Hay Allah.

1 hafta boyunca sadece yoğurtla beslenen bir birey, tuvalette nasıl bir sonuç elde eder?

~| Bakkala yeni çıkmış, gıcır parayı verip de para üstü olarak yırtık ya da bantlı veyahutta temiz ama eski parayı alınca deliriyorum. Yemin.

~| Geçen gün Karaköy'deki şu meşhur Karaköy Lokantası'na gittim. Garson bana "Karaköy Yoğurdu var, nefis." dedi. Karaköy Yoğurdu ne lan! Her yerin yoğurdu var.

~| - Oy kullanıyor musun?
+ Hayır ben almiiiiiim. Yeni bıraktım.

~| Viagra Etkisi: "Oy farfara farfara, ateş de düştü şalvara, ağzım dilim kurudu, kız sana yalvara yalvara."

~| Mustafa Keser mendili gibiyim. Oradan şuraya sallanıyor ve durmadan deviniyorum.

~| Hemen yaz gelsin, İETT şöförleri boyunlara mendilleri sersin ve paçaları sıyırsın. İnatla klimaları açmasın. Şu an içim bayıldı.

~| "0.7 ucu olup da vermeyenin!" dediğim günler ne çabuk da geçti... Diiiiiiiiiy mi!?

~| İbrahim Tatlıses de boş durmadı ve; "... Bir kereden ne çıkar, yandım yanarım kızlar!"

~| Trash Metal babaları Slayer grubu Türkiye'ye geldi ve soluklanmadan Sultanahmet Köftecisi'nde kendilerini buldular. Sultanahmet Köftesi yedikten sonra kendini çok farklı hisseden grubun solisti ve bassisti Şili öküzü Tom Araya; "Meatballs to the walls!" şarkısı yazacağını açıkladı. Çüş.

~| Haydar Dümen'den: "Para-kariyer cepte, kadın kafeste. Amma güzel oldu formül be yavrum."

Ay gat dı paavıııır

~| Çocuklara öğretilen şu şarkıdaki erotizme bakın: "Kutu kutu pense, elmamı yerse, arkadaşım Ece arkasını dönse." Kutu, pense, elma, arka. Bir de Ece.

~| "Arkadaşım Şükrü, arkasını dönse..." olunca da çok eşcinsel oluyor. Şükrü niye dönsün arkasını. Cık cık cık, yazık günah.

~| Klozetlerin oturma kapağını kaldırmadan işeyen erkeklerin kıçlarına tuz ruhu dökelim.

~| Seçim kaybeden parti ofisleri çok güzel yerler oluyor bence. Her tarafta süsler var, yüzler donuk ve mutsuz. Ha bir de arkada ağzı kocaman açık gülümsemeli posterler.

~| Turkcell çok pahalı ve gömçür her zaman. Sağolsun AVEA Turkcell'i mahvetmeye devam ediyor. İvedik' ithafen, artık "Atma Recep!" diye bir kampanya yapsınlar.

~| Alın size font programı ismi: "Ben Font. James Font. 007."

~| Özel hastanelerin SSK'larılara fark almadan kalp ameliyatı sağlamasını fırsat bilip beleş diye, öylesine ameliyat olmak istiyorum.

~| Aydın Aydın'ın aslında hayvan sevgisi dolu bir insan olduğunu biliyor muydunuz? "Püüüürtt meeee, sen ne güzelsin he heee!" Şarkı sözü budur. Evet. " http://www.youtube.com/watch?v=6IELkzzrIqM "

~| Selami Şahin Kültür Bakanı olsun. Şaka şaka. Ya da yok, Selami Abi'mizin oynar başını arabaların torpidolarında yaşatalım. Çok para var bu şeyde. Valla.

~| "Kırmızı olsun, üç kuruş fazla olsun." İbrahim Tatlıses, Kırmızı Reklam Ödülleri'nin ödül töreni sanatçısı olsun. "Beyaz güül, kırmızııı güül!"

Sıprayt'a benden acımasız gerçekler. Bunu da yaptık ya:

~| Sümük çıkarıp kanepenin altına attık, masanın altına sürdük vesaire. Böüğyk.

~| Kar üzerine işeyerek isim yazdık, şekil yaptık ya da sadece derin bir çukur açtık.

~| Kondomu balon gibi şişirdik. Nasıl bir mantıkla... Yetmezmiş gibi, karşılıklı oynadık. Geciktirici kremli olunca daha geç söndü.

~| Alman Pornosu'nun meşhur dönemiyle Almanca öğrendik. Alman kanallarında haber bülteni sununca kadın hep yanlış anladık, kötü şeyler düşündük.

~| "Ben naylonlu sevmiyorum!" şeklinde zombodik bir iğrenç cümleyle korunmalı seksin tüm mantığını yedik bitirdik.

~| Sevgilinin, aşık olunan kızın vb. evinin önünden arabayla sürekli geçtik.

~| Otobüste arkaya doğru yürüyüp güzel bir kızın yanına otururum düşüncesiyle yansak da saplarla hep ayakta kaldık.

~| Tuvalet dolu olunca, lavabonun ya da küvetin içine işedik. Fire in the hole.

~| Arkadaşın evinde sabah ereksiyonu nedeniyle, kanepenin deseni yuzumuzde çıkana kadar yüz üstü kanepede kaldık. Çadır kurduğumuz anlaşılmasın diye.

~| Sevgilimize onu ne kadar çok sevdiğimizi söylesek de, her zaman bir derbi maça değiştik.

Acayip tav oluyorum:

~| 80'ler Türk Filmlerideki gibi kiracı olup evden kovulmak istiyorum: "Kızım İtalya'dan gelecek, evi boşaltın."

~| Serhat Bayram'ın zombidik yazılarına. Canıtın.

~| Başbakanımızın küsüp gitmesine.

~| Fox TV'de, Mehmet Ali Erbil'in Çarkıfelek programında ayakta tüm ailenin durmasına.

~| Creavit gibi ürülerin Ecevit'i hatırlatmasına.

~| Bozuk para yok durumunun sakıza dönüşmesine.

~| Yeni paraların, YTL'den TL'ye geri kaçışın, bir dönem sakızlardan çıkan küçük paralara benzemesine.

~| İstanbul denince "Ortaköy Camii" li Boğaz fotoğrafına. (Her İstanbul'a gelenin bundan bir tane vardır.)

~| Gazetelerin tekrardan tava, tencere vermesini arzuluyorum.

~| 1 su bardağı kırmızı mercimek, 169 gram keçi tozu, 13,7 gr kabartma tozu.

Büyüyünce ne olcan bakiiim?

Bir dönemimizi harap-talan eden soru. Sanane ne olacam. Puşt.

~| Apaçi olacağım. 9837 tane cebi olan geniş düşük bel pantolon giyip üstüne de dar beyaz gömlek ya da vücuda yapışan tişört giyeceğim. Ama bu tişörtün de V yakası olmalı ki altına boncuk dolu kolye döşeyebileyim.


~| Sinema üzerine 2 kitap okuyup da, tıro-vıro ahkam kesenlerden olacağım. Yönetmenlerin sadece adlarını söyleyeceğim. "Ömer Faruk bu filmde biraz şey olmuş." Ne!?

~| Küsüp her yeri terkeden insan olacağım. Şaka, şaka. Ya da "Kıngracıleyşınz!" olacağım. Çok güzel bir kelime yahu. Kıngracıleyşınz. Van minıt.

~| Tom ve Jeri'deki sadece ayakları görünen tombalak kadın olacağım.

~| Tiramisu olacağım. Uzak doğu dövüş sanatları ustası ismi gibi ama biraz tatlı.

~| Sağlıklı yaşayan ama erken ölen insan olacağım. Rahmetliyi nasıl bilirdiniz derlerse, "Sağlıklı bilirdik!" demelerini ve boynu bükük kafa sallamalarını isteyeceğim.

~| Kaldırıma bir yerden su dökülünce kafasını kaldırıp, yukarı "Bu nea leeai!?" diye bakan adam olacağım.

~| Toplu taşıma araçlarında herhangi bir cep telefonu çalınca, telefonun uyarı melodisi benzer olsun olmasın her seferinde kendi teefonu çalıyormuş sanıp çıkaran insan olacağım.

~| Mağazalarda tanımadığım insanlara "Çok yakışmış!" demeyi kendine misyon edinen insan olacağım.

~| "Telefonla konuşmak yasak, araca zarar veriyor! Annenizin karnından konuşarak mı çıktınız!?" diye çemkirmeyi kedine atfetmiş toplu taşıma kahramanı olacağım.

Çok korkuyorum:

~| Berber değdirmesinden. Saçımı kestirme fobisi başlayacak. Makasla keserken kıçları oynayıp neden sürtler ki saçlarını kestiren insanlara. Fena.

~| Yalçın Çakır'ın harika programlarındaki cinsel organların çalışmama ve isteksizliğinden. Akabinde programa bağlanmanlardan da çok korkuyorum. "Ben çok azıyorum, onun ki kalkmıyor." Çüş abla, ne yaptın bir dur.

~| Ferhat Güzel'in, "Zorla Güzellik Salonu" açmasından.

~| Kandırdım seni, İsmail Türüt'ün terinden daha çok korkuyorum.

~| "Almıştım ama hiç giymemiştim, bugün giyeyim dedim." tıro-vırosundan. Yahu ben böyle şey görmedim. Dün aldım desene.

~| İş, aş, Haydar BAŞ! Of çok korkuyorum.

~| Facebook'taki "İddaa ediyorum benim kakam daha sert diyen 1 milyon insan bulabilirim!" şeklindeki saçma iddia gruplarından.. Böyle de bi' grup yok. Ay lav puu.

~| Kış aylarında yatağa ilk uzanma anından çok korkuyorum. Serindir böyle, göbeği çatlatır. Hıııır.

~| "Tuvaletin deliğine mi düştün?" esprisinden. Sırf bu yüzden tuvaletten geç çıkamıyorum. Ya da hiç gitmiyorum, mesane patlıyor.

~| Paylaşım portallerinde (Facebook) yüklenen vidyolara verilen isimlerden çok korkuyorum. "Ufff harika bişiiiiii!", "Lütfennnn isssleeee!" ... Şaka şaka, aslında Serdar Ortaç'ın harika şarkılarından korktuğum kadar hiçbir şeyden korkmuyorum. Bir de virüs gibi yayılıyor.

Zekeriya Beyaz Gözlüğü

||| ~ Bir önceki ajansımda, Milka'nın Çikolata Festivali için reklam metinleri yazdım. Sonra prodüksiyona bildirmem gereken sesler vardı, tek tek birçok ajanstan ses kastı dinledim. Bir ara Cihan Ünal geçti, hoperlörlerden sakal çıktı sanki. Çok korktum.

||| ~ Yahu mağazalarda bir şeyler alırsınız, tam denemek için kabinlere gidersiniz de hiç boş kabin yoktur ya; işte o an çok fena bir andır. Ben o anlarda hep içerden çıkanların yüzlerine bakarım, hele ki biri çok kalmışsa. Yüzünde en az bir tane sıkılmışlık, oynanmışlık kırmızılığı vardır. Anlamıyorum yahu, neden mağazaların soyunma kabinlerinde sivilceler ya da siyah noktalar sıkılır. Belki de yan yana 3 ayna varya, onun etkisidir. Işık da iyi iniyor. Hayırlısı

||| ~ Ogilvy & Mather Reklam Ajansına gitmek için her gün Kanyon AVM'nin içinden geçmek "zorunda(!)" kalıyordum, çünkü diğer şekilde yol uzuyor bayağı. Bunun içindir ki (Edebiyatçı ayağı...), Kanyon'dan geçiyordum. İçerisi pek bir garip, her tarafta lisesliler, ortaokullular var ve her seferinde en az 5 farklı forma sayabiliyorsunuz. Bunların yanında yine 15-16 yaşlarındakiler var ve bunlar daha ilginç; böyle büyükçe giyinip boyanıp geziniyorlar. Ne oluyor yahu, nedir bu büyük olma çabası.

||| ~ Yine bir Perşembe günü ajansa giderken Kanyon'un içinden yine harika bir olay, dış tanıtım çalışmalarından... Vodafone ve Turkcell iPhone satışlarını yapacaklar ya, iPhone için geri sayım son 8 saat diye bir tabela var, dijital tabela. Oraya da iki kız koymuşlar, güzel görünsün ilgi çeksin. Hayli komik geldi, son 8 saat olayı bana... Kızlarla bir ara göz göze geldik, yumruğumu sıkıp salladım ve heyecan dolu bir ifadeyle: "-Harika, son sekiz saat! Heyecanlıyız!" dedim. Çok güldüm. Güzeldi.

||| ~ Günümüz anneleri çok eğleniyorlar. Hele bir de kızı olanlar. Yani çocukları daha bebekken. Barbielerle oynarmış gibi saçları binlerce tokayla topluyorlar, giydiriyorlar falan filan. Selam.

||| ~ "Fotoğrafın yapabildiği ve sinemada olmayan bir şey vardır muhakkak." Nuri Bilge Ceylan

||| ~ İspanya'da 1 ay daha kalsaydım, kesin döndüğümde peltek olurdum. Her şey peltek...

||| ~ İspanya'ya girmişim hazır, yahu orada herkesin köpeği var. Sokaklarda da köpek kedi görmek mümkün değil. Hepsini topluyorlar, ne yapıyorlar bilmiyorum; sadece damların üstünde yaşayan kediler var onlarda perişan aşağı inemiyorlar, yazık günah. Bizde gir Cihangir'e, kedi gırla. Mır mıy şahane. Evet. Herkesin köpeği var. Özellikle yaşlıların. Sadece köpekleri var sanırım, duygusuzca yürüyorlar. Ziyaretlerine gidecek kimse yok, tüm yalnızlıklarını onlarla paylaşıyorlar.

||| ~ Vicky Cristina Barcelona filmini Woody Allen Barselona'da çekti. Bunu yapması için Katalan Hükümeti belli bir kısmını karşılamış. Gerçekten takdir takdir üstüne, helal sana Katalunya. Zaten deli dolu turist giden Barselona'nın daha çok reklamını yaptılar. Barselona'ya giden turistin %5'i İstanbul'a gelmiyor. : ) Yazık günah yahu, talan resmen. Ver Tarantino'ya parayı, çeksin İstanbul'da bir film (Tamam Tarantino'nun işleri çöplük olabilir, bir şeye de benzemeyebilir ama çok popüler ve inanılmaz bir kitleye ulaşıyor. Seveni çok yani. Ben sevmiyorum.) ne güzel reklamı olur şehrin. Bu kadar güzel bir şehir ne halde, eyvahlar.

||| ~ Tarantino demişken, Jalal Toufic'in Görsel Kültür dersini alıyorum. Simülasyonlar, Simularklar vesaire deli dolu ilerliyoruz. Yine bir Görsel Kültür dersindeyim, kızlardan biri bir sunum hazırlamış; intertextuality (Bir metinden, diger metine gönderme yapma tarzında bir şey. Biz, bir filmde, bir başka metinden referans alma gibi bir şey üzerinde duruyorduk. Matrix'den.) İşte sunum yapan bayan kişisi, Tarantino'dan örnek vermiş. Eyvahlar olsun. Jalal Hoca sınıfı terketti, bitince geri gelirim dedi. Meğer Tarantino'dan nefret ediyormuş ve bu moronu daha fazla çekemeyeceğim deyip çıktı. Bir sonraki derse tüm sınıf Tarantino tişörtleri ile mi gelsek dedik. Yalan oldu. Daha sonra sınıfa döndüğünde, "O benim ayakkabımı bile silemez!" demişti. Haklı da...

||| ~ İETT, Metro, Tramvay... Çok garip bunların içi. Gerçekten içlerinde çok farklı bir dünya var. İnsanlar geliyorlar ve sosyal birer zombi gibi duruyorlar. Kıpırtı yok, hareket yok. Susmak ve bir noktaya bakmak gitmek. Çok garip. Metropol insanının hüznü...

||| ~ Bir süre önce, Metrobüs hattından bir otobüste ayakta duruyorum. Önümde bir kadın oturuyor. Çıt, çıt bir ses geliyor durmadan, tırnak keserken çıkan sesten. Yok artık dedim imkansız... Kafamı eğip baktığımda kadın gerçekten metrobüsün içinde tırnağını kesiyordu.

||| ~ İspanya ve Portekiz'de 15 gün boyunca araba ile 5100 km gibi bir şey yaptık ben ve Can. Arabayı hep ben kullandım. Can yattı hep. Uyandığında "-Aa, ne çabuk gelmişiz..." diyordu. Arada kafası düşüyordu uyurken, frene basıp düzeltiyordum.

||| ~ Oralarda, İspanya ve Portekiz'de karayolları muhteşem. Çok iyi ilerlemişler bu konuda. Tabelalar, otobanlar, yollar... Her şey kütür kütür, akıyor. Yalnız bizim doğunun yolları gibi keyif yok. Orada yollar hep şehirlerden uzak. Bizde doğuda giderken yolda meyve satanlardan, kahvehanelere... Durup iki dakika yolun kenarına çekip halay çekmedikten sonra ne anlamışım ben o yoldan. Orada yolun kenarında durmak da yasak. Ancak acil durumda yeşil yelekler giyip çıkabiliyorsun. Fotoğraf çekmeyi çok zorunlu gördüğümüz anlarda o yeleklerle çıkıyorduk ama halay çekerken o yelekler zor olur. Ülkemin yolları harika... Halayı, meyvesi, kahvehaneleriyle.

||| ~ Şalvarlı Et'in internet sayfasını hiç ziyaret ettiniz mi bilmiyorum ama sağ tarafta duran bir imaj var, kadın ve ağzında marul. Hani kasaplarda koyunları ters çevirip kıçlarına marul ya da maydanoz sokarlar ya. Yahu bu ne? Bir de orada bir inek var bir de koyun üstlerinde konuşma balonları, "Acaba müşterilerim benim hakkımda ne düşünüyor?" ile "Şalvarlı Club'a üye oldunuz mu?" yazıyor. "Club" olanı inek söylüyor. : ) Ayrıca Şalvarlı Dergisini online takip edip bilgisayarınıza indirebilirsiniz. Her ay indirip arşivleyeceğim ben.

||| ~ Biz ete adımızı verdik, onu siz büyüttünüz. Şalvarlı Et. Şalvar, et ve büyütmek...

||| ~ Harika bir üniversitenin, harika bir iletişim fakültesinde okuduğum için keyif balonu olmuş durumdayım. Koskoca iletişim fakültesinin bir stüdyosu yok. Bu yüzden çok güzel. Mac Lab diye 2 metrekare alanda 12 Mac koyarak (-ki bu Mac ler 4 yıllık) Mac Lab denen yeri seviyorum. "Türkiye'nin en hızlı gelişen üniversitesi." gerçekten. Helal.

||| ~ Beyazıt'a doğru giderken bir duvarda gördüğüm ilanı direkt olarak yazıyorum: "Kızılderiliye mobilyalı ev. 1+1, 2+1, 3+1" ... ? Aslında neyi ima ettikleri açıkca belli de...

||| ~ Var mı Nazo gibisi?

||| ~ "İyi duygularla, iyi sanat yapılmaz." Goethe

Nadide Sultan Lahana Diyeti

||| ~ Van'da, ortaokulda lisede bilgisayarın başında Age of Empires oynarken saatlerce kalkmadan ya da CS oynarken annem elinde keklerle gelirdi. Çay da olurdu. Ben o anı özledim işte. Keşke şimdi Istanbul'daki bu evimin kapısından girse. Kekle gelse. Çayı ben demlerim.

||| ~ Bir gün yine Taksim'de buluşup İstiklal Caddesi'nde yürüyoruz, çok gaz bir durum var üstümüzde. Aktivite de John Rambo (Rambo IV)'ü izlemek oldu. Salonda 5 kişi var; ben, arkadaşım, önümüzdeki kız ve sevgilisi -neden önümüzdeki herif ve sevgilisi yazmadım bilmiyorum- ve arkamızdaki adam. Yahu kötüler dağıtıyor yine sağı solu, Rambo arkadan yine çıktı çatır çutur, kütür gütür götürüyor. Tam o anda arkadan herif kalktı "Afferin beea!" diye bağırdı, öndeki kız sevgilisine sarılıyor... Çok ilginçti. Vay Rambo.

||| ~ Çocuktuk işte, kapıya vurup kaçardık. Sonra apartmanlara ve diğer müstakil evlerdeki kapılara zil taktılar, biz de artık zile basıp kaçanlar çetesi kurmuştuk. Çok dandik bir çeteydik ama şişman elemanımız yoktu, herkes kaçıyordu çatır çutur. O zaman farkına varıp çok tiro vıro* istatistik çıkarmıştım, on evin dokuzunda kanarya sesli zil vardı. Fena bir popülariteydi. Gerçekten anlam veremezdim, neden kanarya sesi kapı zili olur ki? Sanırım taş binalarla kapattığımız doğayı bir şekilde tekrar içimize sokup farklı bir yönden doğayı hissedip tatmin olma dürtüsü... Ben "Ding-Dong!" olanı daha çok severdim, sanki "Ding-Dong!" kapı zili olan evler daha modern gelirdi bana, daha bir teknolojik; doğal bir ses değildi ya... Nereye şekil versek güzel geliyor bize, her şey şekilli geometrik olunca modern ve olması gerektiği gibi değil mi? Neyse, hayallerim vardı, o Ding-Dong zili olan evlerden böyle elinde çikolatalarla ablalar abiler çıkacak başımızı okşayıp al bu çikolatayı yer dercesine bakacaklardı seveceklerdi bizi ve kurduğumuz bu çete ile yaptığımız oyunu destekleyeceklerdi. Külliyen yalan. Hele bir yakalanın o apartmandan birine sille, taş gırla... Üstten su bile döken vardı, efsane. O kirle su birleşince neler olurdu tahmin edin.

Bizim evin de kapı zili kanarya sesiydi. Lanet bir ses olarak içime kazımıştım çete yüzünden. Bu kadar itici bir şey olabilirdi. Çünkü günde 100 kere duyuyorduk sağdan soldan, dedim ya 10 evin dokuzunda vardı. Fındık oynamaktan kalan zamanda sürekli kapı zili çalıyorduk. Bu kadar boş bir şey daha olamaz yahu. Kapı zili çalıp kaçıyorduk ve sonra "Köh keh kaha huha hena!" diye gülüyorduk. Hey allahım. Fındık oynamak da garip bir şeydi, bir delik kazıyorduk ağaç dibine ve iki avucumuzda fındıkları o deliğe doldurmaya çalışıyorduk tek atışta. Kuyu başı vardı tek gelse onundu, çift gelse sen alırdın. Hepsini soksan geçerdin kuyu başına... Özlemedim değil. Kıçımız toprak dolana kadar oynardık. Bir gün eve temiz gitmedim ve bir gün eve elbise ile girmedim. Çok garip yahu. Annem beni kapının önünde soyardı, bir tek donumla girerdim eve. Şahaneydi, her gün eve nü pozlar vererek garip bir edayla giriyordum. Kapının önünde soyardı çünkü o derece pasak içindeydim, eve girsem annemin hergün yaptığı rutin temizlik mahvolmuş olacaktı. Paçalar üst baş berbat... Sonrasını hiç sormayın, anne liflemesi vardır herkes bilir. İnanır mısınız sanki derimi soyuyordu her gün. O lif bana o kadar ürkütücü gelirdi ki, eyvah eyvah anlatamam...

||| ~ Splash dediğimiz şey, sıpleş kadar narin midir acaba?

||| ~ Bir aralar Mehmet Okur'lu Dimes meyve sularının TV reklam filmleri dönüyordu kanallarda. İşte ben o Mehmet Okur'un oynadığı "Dimes" reklam filmini kınıyorum. Kapağının kapalı olduğu görüldüğü halde, Mehmet Okur'un ses çıkara çıkara, boğazında gördüğümüz hareketi kınıyorum. Aslında onu değil, prodüksiyonu kınıyorum. Kapağı kapalı yahu! Go home Yankee : ]

||| ~ Bugünlerde o kadar çok yerde tuvalet faciası yaşanıyor ki bilemezsiniz. Kadıköy'de rıhtıma yakın olan Simit Sarayı'na gidin mesela. Tuvalete girin belki elinizi yıkamak istersiniz. Müşterilerin kullanacağı öyle güzel bir tuvaleti varki, elimizi yıkayabilmek için lavabonun içine her seferinde değdirmemiz gerek. Batarya küçücük ve en dipte, elinize lavaboya sürüp sürüp yıkıyorsunuz. Aslında Simit Sarayı ile beraber bunu tasarlayan ve seçen İç Mimara da buradan "Se le me!". Belki de mimar yapmıştır iç mimar olmadan. Ona da "Me re be!"

||| ~ Bir gün biri gelip bana, "Taksim'de, en sağlam yere 4 katlı simitçi açalım! Parayı kıracağız!" deseydi koşarak uzaklaşırdım. Şimdi Simit Sarayı'nı görüyorum. Fena.

||| ~ İki sesli harf kullanmaktan bir çok insan aciz. Yazık. "slm. nbr. ii. ok. kib. by." : ] Sanırım bu her şeyi açıklıyor. Bir de "Annemgillerden nefret ediyoooooom yafffffffff!" muhabbetleri görmek de mümkün. Eyvah.

||| ~ Fotokritik ve deviantART gibi fotoğraf paylaşım sayfalarında cinsiyet bazlı yağdırmalar ne kadar fazla yahu. Çamur işler ne değerler görüyor. Vay.

||| ~ Taksim'in dibinde olmasına rağmen; iki yer arasında sürekli sefer yapan bir araç, "shuttle", koymayan üniversite yönetimine de bir "Se le me!". Her şey öğrenciler için olayını da kof buluyorum. Hayır yani, o aracı saatbaşı koymak çok mu zor bir iş? Çok mu masraflı? Her şeyden geçtim, Bilgi Üniversitesi santralistanbul için koyduğu bu servisi, ücretsiz, bekletiyor AKM'nin önünde; midibüsün üstünde kocaman santralistanbul yazıyor. Bu nasıl bir tanıtım çalışmasıdır farkında değiller mi acaba? Koy oraya midibüsü hatta minibüsü yaz üstüne Kadir Has Üniversitesi... Taksim'den, oradan, kaç kişi geçiyor ve görüyor onu. Üniversitenin tanıtım, reklam ve halkla ilişkiler kısımlarıyla ilgili kişişlere de "Se le me!". Öğrencileri geçtim, tanıtım işi için yapın bari şu işi.

||| ~ Özdanacı diye bir sucuk markasının TV reklam filmi vardı. "Benim adım Tosun..." diye giriyor. :) Devamını siz izleyin.

||| ~ Şu müzik kanallarının altında geçen "Aşk Ölçer", "Kim Kimi Ne Kadar Seviyor?", "Gelecekte Ne Olacaksınız?" vesaire tadındaki yazılımlara kısa mesaj gönderip para harcayanları kutluyorum. Harikasınız. Ahmet ile Süleyha hayatta birlikte olamaz.

||| ~ Geçenlerde Taksim'de bir kafede oturuyoruz, 4 veya 5 kişi varız galiba. Tam emin değilim. Masada gazeteler vardı. Elimi attım ilk elime gelen "Posta!" gazeteseydi. Bu gazete bir hayli satıyor hatta Türkiye'de en çok satanlardan biri. Haydar Dümen'in sayfası açık. Yahu anlamadığım millet bu kadar bu soruları sormak için kasıyor mu yoksa bir kaç kişi kendi kendilerine eğleniyorlar mı? Bir gün bende oturup sağlam bir soru yazacağım ve yollayacağım. Eğleniyor insanlar. Başlığı yazıyorum, başka da bir şey diyemeyeceğim:

"Viraja Ferrari ile hızlı girdim, benim ön takımlar dağıldı kız arkadaşımda birkaç sıyrık ile kurtuldu." : ] Azgın At

||| ~ Haydar Dümen'deki saç da nasıl garip bir saçtır yahu. Rüyalara giren ak sakallı dede imajının kel modeli. Seks beşamel soslu ete benzer dediği gün daha bir garip baktım adama.

||| ~ Künefe bir nevi cheesecake değil mi? Birazcık kıllı kızarmış hamur ve bol kıvamlı şekerli su ortasındaki peynir.

||| ~ Evet. Orko'yu çok severdim; el, kol ve kulaklar. Hele "O" entarisi. Peh, vah. Orko harikaydı. He-Man de iyi bir insan ama Orko'nun olayı farklı boyutlarda. He-Man şekil adamı, tribünlere oynuyor. Orko bilge, Orko bir şeyleri yaşamış. Vay Orko vay. Hep şu olacak bu olacak diye gırlardı. Severdim keretayı, sanatını icra ediyordu o da bir nevi.

||| ~ Yine keki özledim. Tüh. Keşke yine çocuk olsam... Annem çay getirse ben atarinin önündeyken. İçinde 4 oyun olduğunu bile, 99.999 oyunlu kaseti taksam. Olimpiyatları oynasam, sonra Tsubasa'ya topu yamulttursam... Commodore 64'ün kafa ayarıyla tüm yazımı geçirsem, kaseti başa sarsam... Unutmadan kek olurdu çayın yanında. Oh mis. İçinde koca koca cevizler. Of. Ekmek çarpsın.

Haydar Dümen'in Saçı

Daldan Dala,

||| ~ Afacan'ın* alt katına inen merdivenlerin hemen yanındaki, kimsenin tercih listesinde yer alamamış, garip ve mutsuz masanın kol kanat olup sakladığı sandalyelerden birinde oturup mercimek çorbasına limon sıkarken masa bana; "Mutluluk modası geçmiş bir kavram!" dedi. Bir garip oldum yahu. Moda ve kavram kelimelerini ne zaman bir arada duysam garip olurum. Moda da modası geçmiş bir kavram. Öüh! Tam o an, bu gazla, ben Tibet Bilgesi olmuşum. Peh.

* Istiklal Caddesi üzerinde, yemekleri güzel bir yer işte.

||| ~ Otobüs zamazingoları var. Cidden böyle bir şey var. Bu ismi ben uydurmuş olsam da her otobüste var. Bu kitle, ya birbirlerini tanımayıp otobüs içinde kaynaşan ya da birbirlerini tanıyan ama "sanki" yıllardır hiç görüşmemiş bir ruhla bütün enerjilerini otobüs içerisinde harcayan herifler yahu. Hiç susmak olmaz. Ayıptır. Bunlar çok sesli konuşur, "Hey otobüs se le me! (slm) Biz de bunu konuşuyoruz da ehey öhöy!" ... Hay bin kunduz. Bunların içinde her zaman bir tane onay mekanizması sinsice bekler, böyle tüner köşeye susar. Onun zamanı vardır, mutlaka ortaya çıkacaktır. Ya onaylar ya da muhteşem cümlesini kurar; "Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok baba!". Dünya, hiçbir yer, her yeri bilme ve sindirme... Of. Harika. Nazar yok, çiğne seninde olur.

||| ~ Yeni iki fotoğraf projesi geliştiriyorum. Kendimi sapıtmış hissediyorum. Ilki Çığlık Projesi gibi tek mekanda modellerle çalışılacak olan diğeri ise İETT'den. Umarım uzun sürmez.

||| ~ Adeks diye bir yer var. İnternet kafe dedilen yerlerden. Hayli büyük. Orada DOTA denilen lanet hastalıkla boğuşup hesabı öderken "Sulu Göz" sakızını gördüm. Yine bir garip oldum. O sakızın bakkal Hasan'a ilk geldiği günü şu an net olarak hatırlıyorum. İlk çiğnediğiniz anda da tepkiler sabitti, "Lan basmışlar limon tadını, ekşi!" Yalan dolan. Çiğnedikçe o sakız bir ilginç yumuşuyor. Her neyse, gözlerim yaşarmayınca farklı bir gaz alırdım, havam olurdu sanki.

||| ~ Bir gün alacağım bir tane karıncayı, tutup götüreceğim bir alışveriş merkezine. Gezsin etsin. Görsün insancıklar doğalarının içine edip neler yapmışlar. Hele bir de yeni bir mimari anlayış mı desem bilmiyorum, belki de anlayış değildir bir tavır değildir sadece mimarın kişisel tasarım görüşüdür; her neyse yahu, binaların içine bahçe yapıyorlar üst katlara vesaire. Lizbon'da görmüştüm bir tane. Doğayı tekrar içimize sokma konsepti midir nedir? Yoğun taş bina trafiğinde özlem duyduğumuz doğayı tekrar yaşama mı? Her neyse, dünyada ne varsa bizdeki bu şekil verme hastalığı yüzünden güzelliğini kaybediyor. Ne olursa şekil veriyoruz . Kapı zili kuş sesi olanlar kendilerini garip hissediyorlar. Ding-Dong olanlar sanki daha modernmiş gibi. Geometrik şekiller, modern düzenlemeler, inişler, onlar bunlar. Neye şekil versek o güzel geliyor sanki. Yalan. En güzeli en doğalı, en vahşi olanıdır yahu. Gauguin abimiz gibi adaya kaçıp vahşice yaşamak en güzeli, ya da Jameika'da bir balıkçı tadında sahilde. Oh. Rakı da gelse oraya daha ne olsun.

Her neyse karıncaya döneyim, götürdüm karıncayı gezdi etti, yemek katında bir şeyler yedik. Bu yine kışı falan düşünüp bir şeyler istetip paket yaptırdı. Karınca işte. Sonra döndük eve. Geçen ziyaretine gideyim dedim, yok dediler. Tesadüfen gördüm, restoran açmış. Vay helal dedim, tanımamazlıktan geldi. Tehey! dedim cidden. İyilik yap toprağa at, karınca bilmezse Tapir* bilir. Sonra aldım bu Tapir'i götürdüm karıncanın restoranına, "Niyetliyim abi..." dedi. "Canımsın!" dedim. Niyeti bozdu karıncayı görünce. Tuttu elimi öptü bu güzel mekan için. Yağlı yağlı öptü işte... Ee, tapir bilir demiştim.

*Karıncayiyen denen garip bir hayvan. Güzel bir şey.

Gitmek


Can Yücel'in, oldukça sevdiğim bir yazısı.

bugünlerde herkes gitmek istiyor. küçük bir sahil kasabasına, bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara... hayatından memnun olan yok. kiminle konuşsam aynı şey... her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. öyle “yanına almak istedigi üç şey” falan yok. bir kendisi. bu yeter zaten. her şeyi, herkesi götürdün demektir. keşke kendini bırakıp gidebilse insan. ama olmuyor. hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor, yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor. böyle gidiyor iste. bir yanımız “kalk gidelim”, öbür yanımız “otur” diyor. “otur” diyen kazanıyor. o yan kalabalık zira. iş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu... en kötüsü alışkanlık... alışkanlığın verdiği rahatlık, monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor. kalıyoruz. kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz. evlenmeler... bir çocuk daha doğurmalar... borçlara girmeler... bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor. misal, ben... kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum. değil bu şehirden gitmek,iki sokak öteye taşınamıyorum. alıp götürsem gelmez ki... bütün sokağın köpegi olduğunun farkında. herkes onu, o herkesi seviyor. hangi birimizle gitsin? “sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır; evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin. kendi imalatımız küfeler. ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada. ölüm var zira.
ölüme inat tutunmak lazım. inadına kök salmak lazım. bari ufak kaçışlar yapabilsek. var tabii yapanlar. ama az. sadece kaymak tabakası. hepimiz kaçabilsek... bütçe, zaman, keyif... denk olsa. gün içinde mesela... küçücük gitmeler yapabilsek. ne mümkün. sabah 09.00, akşam 18.00. sonra başka mecburiyetler. sıkışıp kaldık. sırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı. hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz. bir ömür karşılığı bir ömür yani. ne saçma. bahar mıdır bizi bu hale getiren? galiba. ben her bahar aşık olmam ama her bahar gitmek isterim. gittigim olmadi hiç. ama olsun... istemek de güzel... Can Yücel

Fotoğraf: Serhat Bayram
http://www.serhatbayram.net

Portakal Dilim Dilim

Natürmort, dilim dilim.

Çocukluk yıllarımdan bu yana büyük keyifle söylediğim tek şarkıdır kendisi. Bu ne be.
Özellikle portakalın irisinin geçen kızlar sürüsüyle ilişkilendirilmesi çok acayip bir kafa. Yaratıcılık.

Portakal dilim dilim
Gel otur benim gülüm
Ne dedim de söyledim
Lal olsun benim dilim

Dola kolların boynuma
Sok ellerin koynuma
Bir gece eğle beni
Her zaman eğle beni

Portakalın irisi
Geçti kızlar sürüsü
Sürüsünden fayda yok
Yaktı beni birisi

Dola kolların boynuma
Sok ellerin koynuma
Bir gece eğle beni
Her zaman eğle beni

Serhat Bayram Maviology'de.


Şimdi bir projemle Maviology dergisindeyim. 39. sayıda.

Maviology dergisi, yılda belli dönemlerde çıkan, 11 yıllık bir geçmişi olan, İzzeddin Çalışlar'ın editörü olduğu,
13 ülkeye giden, yaklaşık 20.000 tirajlı ve Türkiye'de de bir çok abonesi bulunan, oldukça saygın Mavi Jeans destekli bir yayın.

Yolunuz herhangi bir Mavi Jeasn'in önünden geçerse 4,5 TL'ye Maviology satınalabilirsiniz.

Derginin eski sayılarını
internet ortamından PDF olarak indirmek için,

http://www.mavijeans.com/maviology.asp/

Minik Ali besmele çekerek blog okuyor.


slm. nbr?

Öncelikle, kim bu Minik Ali? Neden hayatımıza girdi bir şekilde?

Minik Ali; sarı saçlı ve beyaz tenli, mavi kocaman gözleri olan hafif gürbüz, 2-4 yaş arasını temsil eden görselden başka bir şey değil. Geçen gece 2 yaşında olan kuzenimle saçmasapan şekillere giriyorken, kitapları gözüme çarptı: Kaydırak Yayınları'ndan Minik Ali Öğreniyor serisi. 4 kitaptan oluşuyor bu çok acayip seri. Gerçekten. Amcama sordum, hediye almış birisi içinde ne olduğunu bilmeden. Güldüm. Kıs kıs güldüm hemde. Pis pis güldüm. İçimden güldüm önce, sonra da dışa vurdum biraz. Çok vurmadım ama. Vurdumduymaz biriyim ben. Alakası olmasa da öylesine olsun diye yazdım. Neyse. Kitapların seri olarak adlarıyla beraber ana kapaktaki kitabın başlık metnini de yazacağım ve başka da bir şey söylemeyeceğim. Kandırdım seni, belki de söylerim. Bilmiorum. Ardından da kitabın içinden bazı sayfalardan birkaç bir şey aktarmak istiyorum. Tüm niyetim budur.

İlk önce Kaydırak Yayınları'nın kitap için söylemi: "Bu kitabı inceleyen çocuklar kavramları, eğlenceli bir şekilde öğrenip Allah’a şükredeceklerdir. "

Neyse. Haydi.

1- Şekiller ve Kavramlar: Allah'ım, şekilleri ve kabramları öğrendiğim için sana şükürler olsun.
2- Sayılar: Allah'ım, sayıları öğrendiğim için çok mutluyum!
3- Renkler: Allah'ım, renkleri öğrendiğim için sana şükürler olsun.
4- Zaman: Allah'ım, artık zamanı nasıl geçirmem gerektiğini biliyorum.

Şimdi bir şey söylemek istiyorum. Konu Allah ya da din meselesi olarak göz önünde tutulmamalı bence. Hayır, 2 yaşındaki çocuk için bu tür şeylerin çok sağlıklı olduğunu hiçbir şekilde düşünmüyorum ben. Ne bu yahu? Kapakları geçtim, bir de iç sayfalardan biraz bakalım.

- Renkler adlı kitapta, sarı renk muz ile anlatılıyor. Tamam. Minik Ali'miz muzu soymuş yiyebilmek için. Sağ elinde tutmuş ve pis bir gülümsemeyle muza bakıyor. Minik Ali'nin altında da aktivitesi yazıyor 2 yaşındaki çocuklar için: "Minik Ali, besmele çekerek muzunu yiyor."

- Zaman adlı kitapta, Minik Ali masada oturmuş kahvaltı yapıyor. Önünde bal, zeytin, peynir, domates, süt ve ekmek var. Güzel. Metine gelelim: "Minik Ali, besmele çekerek kahvaltıya başlıyor." Bir diğeri ise: "Minik Ali, yemeğini yedikten sonra dua ediyor."

- Sayılar adlı kitapta, "Minik Ali, caminin minarelerini sayıyor."

Yahu şimdi bazıları, "Lan Allah'sız mısın kitapsız mısın?" vesaire durumlarına girebilir. Hiç alakası yok. 2 yaşındaki bir bebek için bunlar doğru şeyler değil bence. Hiçbir şekilde. Bebek lan o. Yaftalamadan düşünün diyenlerin yaftaları olmasın.

Minik Ali'nin sırtını sıvazla, gazı var.

Bir fotoğrafçı olarak: Serhat Bayram


|| www.serhatbayram.net
|| http://serhatbayram.deviantart.com/
|| http://www.facebook.com/pages/Serhat-Bayram-Photography/39452077784