7 Nisan 2009 Salı

Nadide Sultan Lahana Diyeti

||| ~ Van'da, ortaokulda lisede bilgisayarın başında Age of Empires oynarken saatlerce kalkmadan ya da CS oynarken annem elinde keklerle gelirdi. Çay da olurdu. Ben o anı özledim işte. Keşke şimdi Istanbul'daki bu evimin kapısından girse. Kekle gelse. Çayı ben demlerim.

||| ~ Bir gün yine Taksim'de buluşup İstiklal Caddesi'nde yürüyoruz, çok gaz bir durum var üstümüzde. Aktivite de John Rambo (Rambo IV)'ü izlemek oldu. Salonda 5 kişi var; ben, arkadaşım, önümüzdeki kız ve sevgilisi -neden önümüzdeki herif ve sevgilisi yazmadım bilmiyorum- ve arkamızdaki adam. Yahu kötüler dağıtıyor yine sağı solu, Rambo arkadan yine çıktı çatır çutur, kütür gütür götürüyor. Tam o anda arkadan herif kalktı "Afferin beea!" diye bağırdı, öndeki kız sevgilisine sarılıyor... Çok ilginçti. Vay Rambo.

||| ~ Çocuktuk işte, kapıya vurup kaçardık. Sonra apartmanlara ve diğer müstakil evlerdeki kapılara zil taktılar, biz de artık zile basıp kaçanlar çetesi kurmuştuk. Çok dandik bir çeteydik ama şişman elemanımız yoktu, herkes kaçıyordu çatır çutur. O zaman farkına varıp çok tiro vıro* istatistik çıkarmıştım, on evin dokuzunda kanarya sesli zil vardı. Fena bir popülariteydi. Gerçekten anlam veremezdim, neden kanarya sesi kapı zili olur ki? Sanırım taş binalarla kapattığımız doğayı bir şekilde tekrar içimize sokup farklı bir yönden doğayı hissedip tatmin olma dürtüsü... Ben "Ding-Dong!" olanı daha çok severdim, sanki "Ding-Dong!" kapı zili olan evler daha modern gelirdi bana, daha bir teknolojik; doğal bir ses değildi ya... Nereye şekil versek güzel geliyor bize, her şey şekilli geometrik olunca modern ve olması gerektiği gibi değil mi? Neyse, hayallerim vardı, o Ding-Dong zili olan evlerden böyle elinde çikolatalarla ablalar abiler çıkacak başımızı okşayıp al bu çikolatayı yer dercesine bakacaklardı seveceklerdi bizi ve kurduğumuz bu çete ile yaptığımız oyunu destekleyeceklerdi. Külliyen yalan. Hele bir yakalanın o apartmandan birine sille, taş gırla... Üstten su bile döken vardı, efsane. O kirle su birleşince neler olurdu tahmin edin.

Bizim evin de kapı zili kanarya sesiydi. Lanet bir ses olarak içime kazımıştım çete yüzünden. Bu kadar itici bir şey olabilirdi. Çünkü günde 100 kere duyuyorduk sağdan soldan, dedim ya 10 evin dokuzunda vardı. Fındık oynamaktan kalan zamanda sürekli kapı zili çalıyorduk. Bu kadar boş bir şey daha olamaz yahu. Kapı zili çalıp kaçıyorduk ve sonra "Köh keh kaha huha hena!" diye gülüyorduk. Hey allahım. Fındık oynamak da garip bir şeydi, bir delik kazıyorduk ağaç dibine ve iki avucumuzda fındıkları o deliğe doldurmaya çalışıyorduk tek atışta. Kuyu başı vardı tek gelse onundu, çift gelse sen alırdın. Hepsini soksan geçerdin kuyu başına... Özlemedim değil. Kıçımız toprak dolana kadar oynardık. Bir gün eve temiz gitmedim ve bir gün eve elbise ile girmedim. Çok garip yahu. Annem beni kapının önünde soyardı, bir tek donumla girerdim eve. Şahaneydi, her gün eve nü pozlar vererek garip bir edayla giriyordum. Kapının önünde soyardı çünkü o derece pasak içindeydim, eve girsem annemin hergün yaptığı rutin temizlik mahvolmuş olacaktı. Paçalar üst baş berbat... Sonrasını hiç sormayın, anne liflemesi vardır herkes bilir. İnanır mısınız sanki derimi soyuyordu her gün. O lif bana o kadar ürkütücü gelirdi ki, eyvah eyvah anlatamam...

||| ~ Splash dediğimiz şey, sıpleş kadar narin midir acaba?

||| ~ Bir aralar Mehmet Okur'lu Dimes meyve sularının TV reklam filmleri dönüyordu kanallarda. İşte ben o Mehmet Okur'un oynadığı "Dimes" reklam filmini kınıyorum. Kapağının kapalı olduğu görüldüğü halde, Mehmet Okur'un ses çıkara çıkara, boğazında gördüğümüz hareketi kınıyorum. Aslında onu değil, prodüksiyonu kınıyorum. Kapağı kapalı yahu! Go home Yankee : ]

||| ~ Bugünlerde o kadar çok yerde tuvalet faciası yaşanıyor ki bilemezsiniz. Kadıköy'de rıhtıma yakın olan Simit Sarayı'na gidin mesela. Tuvalete girin belki elinizi yıkamak istersiniz. Müşterilerin kullanacağı öyle güzel bir tuvaleti varki, elimizi yıkayabilmek için lavabonun içine her seferinde değdirmemiz gerek. Batarya küçücük ve en dipte, elinize lavaboya sürüp sürüp yıkıyorsunuz. Aslında Simit Sarayı ile beraber bunu tasarlayan ve seçen İç Mimara da buradan "Se le me!". Belki de mimar yapmıştır iç mimar olmadan. Ona da "Me re be!"

||| ~ Bir gün biri gelip bana, "Taksim'de, en sağlam yere 4 katlı simitçi açalım! Parayı kıracağız!" deseydi koşarak uzaklaşırdım. Şimdi Simit Sarayı'nı görüyorum. Fena.

||| ~ İki sesli harf kullanmaktan bir çok insan aciz. Yazık. "slm. nbr. ii. ok. kib. by." : ] Sanırım bu her şeyi açıklıyor. Bir de "Annemgillerden nefret ediyoooooom yafffffffff!" muhabbetleri görmek de mümkün. Eyvah.

||| ~ Fotokritik ve deviantART gibi fotoğraf paylaşım sayfalarında cinsiyet bazlı yağdırmalar ne kadar fazla yahu. Çamur işler ne değerler görüyor. Vay.

||| ~ Taksim'in dibinde olmasına rağmen; iki yer arasında sürekli sefer yapan bir araç, "shuttle", koymayan üniversite yönetimine de bir "Se le me!". Her şey öğrenciler için olayını da kof buluyorum. Hayır yani, o aracı saatbaşı koymak çok mu zor bir iş? Çok mu masraflı? Her şeyden geçtim, Bilgi Üniversitesi santralistanbul için koyduğu bu servisi, ücretsiz, bekletiyor AKM'nin önünde; midibüsün üstünde kocaman santralistanbul yazıyor. Bu nasıl bir tanıtım çalışmasıdır farkında değiller mi acaba? Koy oraya midibüsü hatta minibüsü yaz üstüne Kadir Has Üniversitesi... Taksim'den, oradan, kaç kişi geçiyor ve görüyor onu. Üniversitenin tanıtım, reklam ve halkla ilişkiler kısımlarıyla ilgili kişişlere de "Se le me!". Öğrencileri geçtim, tanıtım işi için yapın bari şu işi.

||| ~ Özdanacı diye bir sucuk markasının TV reklam filmi vardı. "Benim adım Tosun..." diye giriyor. :) Devamını siz izleyin.

||| ~ Şu müzik kanallarının altında geçen "Aşk Ölçer", "Kim Kimi Ne Kadar Seviyor?", "Gelecekte Ne Olacaksınız?" vesaire tadındaki yazılımlara kısa mesaj gönderip para harcayanları kutluyorum. Harikasınız. Ahmet ile Süleyha hayatta birlikte olamaz.

||| ~ Geçenlerde Taksim'de bir kafede oturuyoruz, 4 veya 5 kişi varız galiba. Tam emin değilim. Masada gazeteler vardı. Elimi attım ilk elime gelen "Posta!" gazeteseydi. Bu gazete bir hayli satıyor hatta Türkiye'de en çok satanlardan biri. Haydar Dümen'in sayfası açık. Yahu anlamadığım millet bu kadar bu soruları sormak için kasıyor mu yoksa bir kaç kişi kendi kendilerine eğleniyorlar mı? Bir gün bende oturup sağlam bir soru yazacağım ve yollayacağım. Eğleniyor insanlar. Başlığı yazıyorum, başka da bir şey diyemeyeceğim:

"Viraja Ferrari ile hızlı girdim, benim ön takımlar dağıldı kız arkadaşımda birkaç sıyrık ile kurtuldu." : ] Azgın At

||| ~ Haydar Dümen'deki saç da nasıl garip bir saçtır yahu. Rüyalara giren ak sakallı dede imajının kel modeli. Seks beşamel soslu ete benzer dediği gün daha bir garip baktım adama.

||| ~ Künefe bir nevi cheesecake değil mi? Birazcık kıllı kızarmış hamur ve bol kıvamlı şekerli su ortasındaki peynir.

||| ~ Evet. Orko'yu çok severdim; el, kol ve kulaklar. Hele "O" entarisi. Peh, vah. Orko harikaydı. He-Man de iyi bir insan ama Orko'nun olayı farklı boyutlarda. He-Man şekil adamı, tribünlere oynuyor. Orko bilge, Orko bir şeyleri yaşamış. Vay Orko vay. Hep şu olacak bu olacak diye gırlardı. Severdim keretayı, sanatını icra ediyordu o da bir nevi.

||| ~ Yine keki özledim. Tüh. Keşke yine çocuk olsam... Annem çay getirse ben atarinin önündeyken. İçinde 4 oyun olduğunu bile, 99.999 oyunlu kaseti taksam. Olimpiyatları oynasam, sonra Tsubasa'ya topu yamulttursam... Commodore 64'ün kafa ayarıyla tüm yazımı geçirsem, kaseti başa sarsam... Unutmadan kek olurdu çayın yanında. Oh mis. İçinde koca koca cevizler. Of. Ekmek çarpsın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder