28 Ağustos 2009 Cuma

Şimdi karşıya geçebilirsiniz.

Lütfen bekleyiniz. Lütfen bekleyiniz. Lütfen bekleyiniz.

Yahu süreçteki dengeler değiştikçe doğanın insanoğlu üzerindeki baskısı, etkisi ve onu şekillendirişi ile insanoğlunun doğaya sürekli bir şekil verme çabası arasındaki enerji çok etkili. Bu enerjinin dışa yansıması da doğal ortamda bulunan diğer canlılara oldukça yansıyor. İnsanların dert edindiği şekil verme tutkusuna ve verdiği şekillere ayak uydurmak zorunda kalıyorlar.

Beşiktaş'ta, trafik ışıklarında durmuşuz bekliyoruz. üç kişiyiz. Biz üç kişiyiz ama etrafımızda yaklaşık kırkyedi kişi var. Bir de iki tane köpek var. Köpekler, bizimle beraber ışık bekliyordu. Yayalara yeşil yandığı gibi, köpekler insanlardan önce harekete geçti.

O kadar alışmışlar ki, trafik ışıkları kullanıyorlar. Gerçi Cem'in tespiti de oldukça mantıklı; birkaç arkadaşını böyle arabanın altında gördükten sonra efendi köpek olmuşlardır.

Ha, bir de Yıldız Teknik Üniversitesi Yıldız Kampüsü'nün oradaki üst geçidi kullanan köpek gördüm. O da bambaşka bir kafa. Trafik ışıkları gibi.

Olum, üst geçit kullanıyor köpek lan. Benimle beraber merdivenleri çıkıyordu.

Şimdi karşıya geçebilirsiniz.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Readymade.

İki lokasyon arasındaki ulaşım ihtiyacımı gidermek için bir dolmuştayım. Rengi bej gibi ama tam değil sanki. Son durağa varmak üzereyiz. Şöförümüz, "Son durak!" diye bağırıp kapıları açmak için elini daha önce bir Jaguar marka otomobilden yürütülmüş ve oraya yapıştırılmış Jaguar'ın logosu olan Jaguar kafasının bulunduğu kapı açma butonuna hızlı bir vuruş yapmak için götürdü. Kapılar çokossseei diye açılırken yanımda duran abimiz:

"Son durak, kara toprak"

demez mi?

Dedi.

25 Ağustos 2009 Salı

Ortaköy'de fotoğraf.


"Slow day, movin' into a slow night. Like tomorrow's never going to come."

"It doesn't matter what you do!"

Kendimden çok sıkıldım.

Saat 05:41. Sabah yani. Uyuyamıyorum olum.

Sürekli su içiyorum.

Pek yemek de yiyemiyorum.

Sıkılıyorum çok, gerçekten. Bunalıyorum, boğazıma oturmuşlar ağzıma sıçıyorlar sanki.

Dün çocukluğumdan, anasınıfından beri birlikte olduğum arkadaşımlaydık; Volkan. Lisede de beraberdik. Aynı sınıfta. O bitirdi üniversiteyi. Geçen sene. İnşaat mühendisi. Tedrici olarak kariyerini de güzelleştiriyor. Şef şu anda şantiyede. Şefim benim. Sürekli telefonla konuşuyor işte olmasa bile. Acayip şeyler söylüyor:

"Ahmet, B2'den Refik'e git C6'ya taşıyın. Malzeme yaştır, az koyun."

İnşaat sektörü işte.

Kız arkadaşıyla beraber bana:

"Olum, gözünün feri gitmiş lan. Eskiden ışıl ışıldı, uzakten ben burdayım diyordu gözlerin yemyeşil. Feri kalmamış lan. İyi misin?"

dediler. Ben de sakaldandır diye geçiştirdim. Aslında doğru diyorlar galiba.

O kadar ferim gitmiş, sıkılıyorum ki; Ortaköy'e gidip cami ve köprüyü de arkama alıp fotoğraf çektirtmek istiyorum.

O kadar kötü durumdayım yani, anla.

Barselona'ya gidiyorum yine ama o bile iyi hissettirmeyecek bana sanırım. Tapaslar, claralar, sangrialar... Hiç heyecanlanmıyorum.

Tiempo Y Silencio. Time and silence.

Her şeye rağmen, sakallarımı seviyorum.

Selametle.

"It doesn't matter what you do!"

Okuyor musun?

Ağustos 2008.

Barselona, Katalonya.

Katalan Ablamız: Okuyor musun?
Doktoralı Elektronik Mühendisi Abimiz: Hayır ilkokul 1 terk.

"Primary school 1, quit."

"Pıraymıri sıkul van, (3 saniye dur, pis bir bakış at ve kaşları yukarı dik) kuiyt."

1 ile quit arasında duran virgülün verdiği yarım nefesin harika vurgusu.

"Çeri, çeri leydi." diye bi' şarkı vardı lan.

Taşdelen.

Bu nasıl bir mutluluktur? Pek izah edilemez sanırım.

Taşdelen su. Bileniniz vardır elbette.

O şişesi, logosu... Tepesindeki aluminyum korumasıyla...

Çok güzel bi' susun sen olum. Ekmek çarpsın, herhangi bir yerde su istediğimde masaya sen gelince çok mutlu oluyorum.

Bilmiyorum neden.

Çekmeyin kardeşim. Kapat kamerayı.

Lütfen çıkmayın. Yapmayın.

Gittiğiniz bir köy, kasaba, kent... Her neresiyse, lütfen. Yahu, ne olur lan!

O tepeye çıkmayın, arkanıza şehir görüntüsünü, köyün üstten görünümünü almayın. Yanyana bir de iki kişi durup, arkaya şehrin görüntüsünü sokuşturmayın. Ya da köy, kasaba, şehir görüntüsü üzerine kendinizi sıkıştırtmayın.

Hiç olmuyor.

Tamam, pardon. Çıkın, güzel güzel durun. Nefes alın. Hatta köyü üstten izlerken:

"Ah, ne güzek havası var. Oksijen oksijen oooh mis. Vallahi burda yaşamak lazım. İstanbul'un havası nerde buranın havası nerde"

de deyin. Vallahi deyin. Yemin deyin.

Yalnız, lütfen; bunun fotoğrafını çekmeyin. İnanın, yazığız. Biz.

Yeter artık lan, arkada şehir. Tamam tepedesin, güzel yerdesin ama lütfen fotoğraf yok.

Hep aynı poz, hep aynı fotoğraf.

"Ha, oraya çıktık o anı hatırayı nasıl çekelim yani?" diyorsan da deme. Çek. Yalnız, bize gösterme.

Canımsın.

23 Ağustos 2009 Pazar

İyotlu olsun.

Olivır, 8 aydır bugünü bekliyordu. Henüz 9 aydır çalışıyordu ve tek hayali bir bulaşık makinesi almaktı. Başka hayali var mıydı dimağında bilinmez ama öncelikli olan düşü buydu. Zaten ikinci bir hayali düşleyecek kadar da aklı dengesi yerinde değildi.

Sonunda almıştı o bembeyaz aleti, kapağını açıp açıp kapatıyor; zevk çığlıkları atıyordu. Bu işlemi 1 hafta boyunca belirli bir tempo ile sürdürdü. Her açıp kapatmada, yatağa attığı hatunların sütyenlerini açıp kapatırmışcasına haz duyuyordu. Bunu da çok severdi Olivır, sevişmeden önce yaklaşık 7 dakika 13 saniyelik bir süre boyunca sütyen açardı ve kapatırdı. Böyle bir sapıktı işte.

8 aydır lavabo teknesinde biriktirdiği promosyon Koka Kola bardakları, çeşitli restoranlardan yürüttüğü tabaklar leş gibi duruyordu. Heyecanla doldurdu makineye. Bir düzeni yoktu, bodoslama attı, kapağı kapattı. Çalıştırmak için kendini dışarıda meme ucu gibi tutan düğmeye naifçe bastırdı. Bundan da ayrı bir zevk duydu, ileride tekrar denemek için dün gece sümüğünü çıkarıp yapıştırdığı Karfur fişinin üzerine not düştü. Yalnız bir sorun vardı, makinede tuz yoktu.

Olivır, hemen şortunu giydi ve markete koştu. Tuz, şeker ve yağ refonunda buldu kendini. Elini ilk attığı tuzu çekti aldı. Mahmut marka tuzdu. Hemen yanında 0,17 kuruş fiyat farklı Billur Tuz vardı. Hem de iyotluydu. Madem bunu alayım, iyotlu olsun; iyidir dedi. En azından makine için daha iyi, 5 kuruşun hesabını yapmayayım. Ya da 0,17 kuruşun...

Eve geldi ve heyecanla doldurdu tuzu makineye Olivır.

Dökerken ağzından temkinli bir şekilde; "İyidir." çıkıyordu.

İyidir.

Aferin Olivır, sıçtın makinenin içine.

Rize ist Wunderbar.

Rize ne acayip yer yahu. Minibüsüyle üst geçitten geçen adam vardı. "Hayalimdi, yaptım" dedi üstüne. Bu kadar egzantirik yani.

Bugün de bir şey okudum, gerçekten artık "Rize ist Wunderbar."

Haber şu ki:

Ramazan topu 10 dakika erken patlatılıyor, bütün Rize iftarını 10 dakika önce yapıyor. Daha sonra ilgililer toplanıyor; Rize'de bir gün daha oruç tutulmasına ve bunu radyo kanalı ile duyurulmasına karar veriliyor.

Duyuru yapılınca, Almanya'da yaşayan Rize'li Türk'ler de arıyor ve "Biz de bir gün fazla oruç tutacak mıyız?" die soruyorlar.

Kaldıran Rafi.

Jabbar, "The Powerful!"

Kaldıran Rafi.

Kuveytli bir psikolog tarafından yaratılmış müslüman çizgikahramanlardan biri de Kaldıran Rafi. Abimiz, Türk.

Her ne olursa olsun, ne kadar ağır olursa olsun "Kaldırıyor"muş.

, ]

Ah, ah. Mütemadiyen kaldırıyor işte.

Gerçekten, "şölenk!" diye oturmuş bu niteleme: "Kaldıran"

Aslında psikolog abimiz de az fena değil, Türk'lerin tüm olayı kaldırmakta, uçkurda diye ayrı bir anlam sokuşturuvermiş. Helal olsun sana koç yiğit psikolog.

Sana, Helal Müslüman Kasabı'ndan 1 kilo bonfile benden. Bol bol et ye, proteindir. Beynin çalışır daha güzel.

Ha bu arada, müslüman çocukların Cihatçı modeller karşısında örnek alabilecekleri yeni kahramanlara ihtiyaçlarından dolayı yapmış.

Metin Yazarı.

Kendini Mısır Kraliçesi Nefertiti'ye benzetmek isteyen bu ablamız 22 yıldır çeşitli operasyonlardan falan filan geçiyormuş.

Milliyet'in bu haber için başlığına hayran kaldım ve sevgili Metin Yazarı'mızı öpüyorum saygıyla:

"Nefertiti değil, Nefertipsiz oldu."

Ahah, lol.

Ha, bir de "22 yıldır gerdiriyor." var. Ok?

Davulda: Haydar.

Sahır, Sohur, Savur, Sahur, Söhür.

İmsak vakti. Sahur'a "Söhür" diyenleri ben çok seviyorum.

Hayırlı Ramazanlar.

Dayı.

- Facebook var mı dayı?
+ Facebook? Buralar eskiden tarlaydı yegenim.
- Gel, bir de şimdiki haline bak. Vay be.
+ İki arsa kapatsaydık zamanında, şimdi kraldık.

Çapkın Caster Semenya.


Berlin'de devam eden Dünya Atletizm Şampiyonası'nda, bayanlar 800 metre finalinde birinciliğe uzanan Caster Semenya'nın cinsiyet tartışmaları sürüyor. Semenya tepkisini gösterdi: " Tartışmalara son vermek için pantolonumu mu indireyim?"

Annesi Dorcus Semenya da eksik kalmadı ve:

"O asla erkek değil. Bizim köyde herkese kızımı sorabilirsiniz. Onun kız olduğunu herkes biliyor."

dedi.

Ne yaptın Dorcus?

Yaktın kızı.

Bütün köy ha, vay be. Ne çapkınmışsın sen Caster Bacı.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Readymade Emo, DADA!

Doğum günü kutlaması Emomsu ama değil sanki. Mutlu Emo.

* ShıMarıqh QirLsh: KaNkaaa Doqum qüNüN kutLu oSSunn niCé YaşLaRa (((Alllah YOluNu HéP Acıqh éTsiN ))

* BéNnNn HaYaTı ÇhoK SéViYoRuMm KaNkYyy

Bu arada, yemin ederim ki baka baka yazdım aynısı olsun diye (kopyala yapıştır yapmadım denemek istedim), çok uzun zamanımı aldı ve çok yorucu oldu. Helal olsun diyorum arkadaşlara.

Unutmadan, "Acıqh" cidden çok güzelmiş.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Vandalizm ilkokulda.

Selam. Var mı aramızda "Önümüze gelene 1 tekme!" yapmayan. Hadi len ordan, hayvanlar gibi yaptın sen de...

Vandalizmle ortaya dökülen hayvani duygular ve önümüze gelene bir tekme.

Ha bir de, birbirimizin omuzuna el kol atar, 2-3 kişi olurduk.

Daha fena.

Lan.

Direkt hayvan gibi s.kerim.

Ayrıntı sevmem, direkt hayvan gibi s.kerim. Gerisine karışmam.


I can't have sex with your personality, And I can't put my penis in your college degree, And I can't shove my fist in your childhood dreams, So why're you sharing all this information with me?


I can give good sex to you cause I'm really good at sex.


http://www.youtube.com/watch?v=qqXi8WmQ_WM&eurl=http%3A%2F%2Fwww%2Epenelope%2Djolicoeur%2Ecom%2F&feature=player_embedded#t=58

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Rock & Satanizm

Cem Garipoğlu'nun ailesini emniyete toplamışlar, içlerinden birine sormuşlar:

- C.G. satanist gruplara üye miydi?

ve beyin yakan cevap:

* " C.G. satanist gruplara üye değildi. Rock müzik bile dinlemezdi. "

Öeeeeeh! Lan rock müzik ve satanizm? Hay bin kunduz.

Cidden sonra diyorlar niye beyin yanıyor?

Al.

Ok? Aeo.

16 Ağustos 2009 Pazar

Mega.

Hareket çekmeyin lan!

Haziran 2009, Van.



15 Ağustos 2009 Cumartesi

Tükürük şahidim olsun ki.

"Aha buraya yazıyorum." diyip işaret parmağını ağzına sokup tükürüğüyle ıslatan ve devamında onu herhangi bir zemine çizgi çizermişcesine belli belirsiz bir formla aşağı doğru düzenli hareketle indiren arkadaşları kulak arkalarından öpüyorum.

Olum bu ne biçim harekettir? Neden yani? Ne yapmaya çalışıyorsun hacı?

Emanet.

Tabanca'ya emanet denmesi çok acayiptir bence.

Örnek kurgu diyalog:

- Emanet nerde?
+ Bende, boş değilim rahat ol.
- Eyvallah, sana kelime yapana mermi ulan.

Retro cüzdan.

Selam. Yahu, bir zamanlar sigara paketlerinin dış naylonunun kapağın altında kalan kısmında para taşıyan abilerimiz vardı.

Nerde lan onlar?

Ah.

Çoraba sigara koyan abilerimize olan özlemim neyse, bunlara olan özlemim de odur.

Emo.

"Annemmmgillerdnnn nefretttttt ediyrmmmmm yhhaaaaaaaaaa"

Saçlarına kurban olduğumun...

Cliché.

Metrolarda, AVM'lerde vesaire; yürüyen merdiveni kullan(a)mayıp ardından laflayan insanları bugünlerde o kadar çok görüyorum ki. Gördükçe de göresim geliyor yemin.

"Ah şekerim, zaten bütün gün oturuyoruz; bari merdivenleri çıkalım. Spor olsun."

Spor olsun mu? Lan. Eheheh.

Demiyor ki o kadar kalabalık ki, üşendim. Terbiyesiz.

Olsun, seviyoruz hepsini.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Çok kuşsun bebeğim.

Sıcak yaz ayıydı. Hatta öyle sıcaktı ki, kıçın iki bölgesi terden tek tabanca haline geliyordu. Bu sıcak hava ve nem bunalattıkça mayıştırıyordu. Melkım her zaman olduğu gibi, gece büyük kırmızı kanepenin üstüne sızmıştı. Karşısında biraz daha küçük yeşil kanepe duruyordu. Onda da Serciyo sızmıştı. Zaten hiçbir zaman bu iki kadim dost odalarında uyumazlardı. Uyuyabilmek için Neyşınıl Ciyogırafik Çenıl'da belgesellere dışses yapan adamın sesine ihtiyaç duyuyorlardı; aksi halde, bir türlü uyuyamıyorlardı. Huzurları, o sesteydi.

Ayda yaklaşık 600 avro ödedikleri biraz eski ve bakımsız apartman dairesi, bir öğrenci evi olarak oldukça büyüktü. 3 odası ve 1 de salonu vardı. Hatta bu büyüklüğü eve gelen arkadaşları tarafından espri mezesi yapılıyor ve "Lan koca götlü karı gibi sizin ev eahehaeh" muhabbetine sürükleniyordu. Serciyo'nun ve Melkım'ın odalarının dışında bir oda da boşta kalıyordu bir süredir. Fakat son 2 ay 17 gündür Pemıla adında bir kıza bu odayı kiraladılar. Pemıla da kısa boylu, sürekli ders çalışsan, büyük gözlüklü bir nörddü. Tam bir inekti. Tıp okuyordu. Sürekli cebinde kadavra pipisi gezdiriyordu. Serciyo felsefe, Melkım da Fotoğraf okuyordu. Üçü de tamamen ayrı kafada elemanlardı.

Pemıla'nın bağırmasıyla, mütemadiyen göt yayan bu iki herif bir anda uyandı. Serciyo, "Hacı bu ne sıcak lan! 40 yıllık abaza olayım, yanımda hatun dursun bu havada erekte bile olamam." diye Melkım'ın beynindeki sıcaklık eşiğini örseledikçe örseledi. Beyni yanan Melkım da önce "Ne bağırıyorsun Pemıla!? Gidip dersini çalışsana!" diye uyanmalarının sebebini öğrenmek istedi, sonra da Serciyo'ya "Lan mındo! Yanında manita olsun sen 5 gün uyumazsın lan am salak! İşin gücün bafi." diye laf soktu. Serciyo çok da sikimde diye bir bakış attı. Pemıla'da ivedilikle "Yeter yahu, ne bu mutfağın hali! Her gün aynı şeyi yapıyorsunuz, dağıtıyorsunuz, döküyorsunuz..." diye sitemim var tavrını bürünerek görev dağılımında üstlendiği mutfak tertip ve temizliği görevine bir nevi küfretti.

Serciyo "Melkım yapmıştır."; Melkım da "Serciyo yapmıştır." diye yanıtlasa da olay çözülemedi. 47 saniye süren bir husumet oluştu odada. Fakat, çok hassas bir yapıya sahip olan Serciyo bu suçlamaları kendine yediremedi ve beyninde minik bir fırtına çıkarıp projesini üretti. Hayata da geçirdi. Gitti, ütü masasını aldı ve mutfakla odalar arasındaki antrede açtı. Eski bir el kamerasını masanın üstüne koydu. Onun önüne de yapay sarı yapraklı çiçeği koydu. Yalnız vizörü kapatıp kapatmadığını da kontrol etti. Kendi kendini kutladı sonra. Tekrar dönüp kırmızı kanepenin karşısında leş yeşil kanepeye kendini bıraktı. Bütün gün yattılar, kalktılar, makarna yaptılar, tekrar yattılar...

Sabah olmuştu, işemek için yerinden kalktı Melkım ve gidip mutfağa da bakayım dedi. Mutfak yine acayip bir pislik ve dağınıklık içindeydi. Gitti, işedi ve döndü. Sifonu çekmeyi unutmuştu. Kalktı tekrar klozete yürüdü, sifonu çekti ve klozete astıkları yeşil elma kokusuna orgazm oldu. Sırf bu koku yüzünden bulaşık makinesinin de içinde de bulunan yeşil elmalı plastik koku veren şeyin yüzü suyu hürmetine yıkama işlemini henüz bitirmiş bulaşık makinesinin içine kafasını sokardı. Odaya girdiğinde osura osura yatan Serciyo'ya, "Lan mutfak yine öyle!" diye haykırdı. Serciyo da "Sıkma canını yegenim, kim olduğunu bulacağım." diye anlık tepkisini koydu. Yegenim lafını da çok sevmişti, kullandığı için mutluydu. Kalktı, ütü masasına doğru sağa sola CSI dizilerindeki bakışları atarak ilerledi. Önce çiçeği tek hamlede sol elinin tersinin sağ tarafıyla devirdi. Ardından kamerayı eline alıp yukarı doğru kaldırdı ve gururlu bir bakışla "İşte bu alet hacı..." dedi. Kayıtları izlemek için, modu değiştirdi ve kaseti geri sarması için kameranın bir tuşuna naifce dokundurdu parmağını. Sanırım dokunmakti ekran. İzlemeye başladılar ve o an gelince Pemıla'ya bağırdılar: "Koş Pemıla, işte baş düşmanlarımız!" dediler.

Ne Serciyo'ydu ne de Melkım'dı bu işin sorumlusu. Bu işin sorumlusu, kameranın kayıtlarına da giren, büyük mutfak camının karşısında duran komşu apartmanın çatısındaki iki kuştu. Bu kuşlardan biri güvercin diğeri de annesini karga sikmiş bir güvercindi. Ne kargaya benziyordu ne de güvercine... Madır fakır karga. Milf Hantır karga. Neyse bunlar ayrı konu. Bu iki götoş kanatlı hayvan, sabah ezanıyla beraber açık pencereden içeri giriyor ve masada ne varsa talan edip dağıtıp çıkıyorlardı. Sabah ezanı ne alaka demeyin, mahallelerinde Fas'lıların yaptırdığı bir cami vardı. Tek minareli.

Serciyo ve Melkım pusuya yattılar. Hatta Melkım olayı biraz abartıp, botlarını giydi, yüzüne boyalar sürdü, bandana falan taktı. İdiyot Melkım. Her gece olduğu gibi birinin eli baksırının içinde, diğerinin de yüzü yastıkta eli halıdaydı. Serciyo'nun telefonun alarmı çaldı gün doğmaya yakın. Alarm müziği de Mahsun Kırmızıgül'den Sarı Sarı'ydı. Serciyo, Porto'da bir dönercide tanıştığı Mardin'li garsondan bılütut ile edinmişti bu leş şarkıyı. Artık her şekilde uyanabilirim diyordu ve kahkaha atıyordu. Ağzından dönerler saçılınca durdu. "Önceki hayatında ne işle meşguldün dayı?" dedi dönercideki garsona. Garson da "Bakırköy-Taksim sarı dolmuş hattında şöfördüm." dedi ve Melkım bir anda 3,5 attı. Neyse. Bunlar uyanıp pusu yerlerine geçtiler. Uyurken elini yüzüne süren Melkım, yüzündeki boyaları dağıtmış hatta üstüne elini sürekli baksırından içeri soktuğu için aletini de siyaha boyamıştı. "Zenci pipisi oldu lan. Hahahaha!" diye gülerken Serciyo "Artık sokarsın kendine." dedi. Ortam bir anda buz gibi soğumuştu. Serciyo, kavganın soğukluğunu yaşıyorken Melkım bu kadar lakayıt olmamalıydı. Birazdan güvercin ve kargamsı güvercin gelecek, ikiye iki çok pis dövüşeceklerdi. O an çattı, müezzin ezanı okumasıyla iki kanatlı hayvanlar içeri daldılar ve direkt masaya yöneldiler. Serciyo'nun teller kopmuştu. Ayağındaki kalın tabanlı Ceyo marka terliklerini çıkarıp eline aldı ve masanın üstündeki kunel yaratıklara doğru bir hışımla koştu. Melkım geride kalmıştı, toparlayamadı kendini. "Kaçmayın ulan Allahsızlar!" diye bağırırken Serciyo; Melkım'ın aklına 1 Mayıs olaylarında panzerli polisin lafları gelmişti; "Kaçmayın ulan Allahsızlar!". Melkım kendine geldiği anda bir de ne görsün; mavi renkli kalın tabanlı Ceyo terlik kargamsı güvercinin üzerine hızla ilerliyordu. Topuk kısmının sağ tarafıyla çok pis indirmişti bu kunel güvercine Serciyo. Güvercinimsi şeyden "Eci vici vokke!" gibi bir ses çıktı, bir an sendeledi ve kalkıp uçmaya çalıştı. Havalansa da balkondan bozma iç duvara çarptı ve tekrar düştü sonra can havliyle kendini dışarı attı. Arkadaşı çoktan uçup gitmişti.

"Oaaah yeeeeeeeah man! Oaaah yeeeea!" diye bağırdı Serciyo ama kendini bir an Fuat'a benzetip tiksindi. Sustu.

Tüm bu olayları kameraya kaydeden iki kadim dost, Yutup'a vidyoyu yükledi ve 1 haftada 1 milyon izlemeye ulaştılar. Yorumlarda Türkler yine coşmuş;

- "Vay a.k.",
- "Çööşşş.",
- HeLaL KanKe!"
- "A.Q. ne qoydu LannN."

yorumlarıyla harikalar yaratmışlardı.

Sarı sarı, sarı çiçek. Her şey yalan, sensin gerçek.

Çocukken, ben de az yemedim kafama Ceyo Terlik. Canımdan can aldın ey mavi renkli kalın tabanlı Ceyo terlik.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Ettenşın.

"Dışarıdan yiyecek getirilmesine izin vermiş olduğumuz müessesemize içecek getirmek yasaktır. Su, çay, ayran, meşrubat ve her nevi içecek."

Çengelköy, Çınaraltı Çay Bahçesi, Ağustos 2009.

Dayı ne yazmışsın lan?

Taksi.

Gece eve dönüşte arada uyuklayan taksiciye sorulan sorularla uyanık tutma çabası:

- Usta kaç yıldır taksicilik yapıyorsun?
* 22 yıldır.
- Helal.

... Kısa bir sessizlik ve ardından gelen beyin yakıcı muhteşem dizi:

* 2 araba aldım, yedim.
- Karı-kızla mı yedin dayı?
* Sorma, her şeyle yedim.

Vay be.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Tavuşkuşu deseni attack.

Hazal'ın sayesinde 3. gözüm açıldı. Yeni bir görsel etkiyle karşı karşıyayım.

Gerçekten bu iş çığırından çıktı. İki kadından birinde şu tavuskuşu desenli tişört, büyük kıçı kapatan uzun tişört, etek, bluz, elbise vesaire var. Forma misali. Ne lan bu!? Biri bu işe el koysun, çok ciddiyim. İşin membasına inmek lazım.


Bu konuda iki teori ürettim:

- İlki, bence bu yeni pörtleyecek bir partinin logosu ve ücretsiz olarak insanlara dağıtılıp görsel bir lansman sağlanıyor. İçlere içlere işleniyor. Eğer yoksa böyle bir şey, bence bu iyi fikir birileri kullansın çünkü etrafta mobil geziyor.

- Diğeri, biri bu kumaşa bu deseni bastı bolca; sağa sola döşetti. Herkeste bundan bi' şeyler yapmış. Çok yazık.

Cidden bi' etrafınıza bakın, 5 dakikada 7 tane göreceksiniz.

Yalnız değilsiniz, gözlerinizi pür dikkat açın. Zaman azalıyor.

2 Ağustos 2009 Pazar

Tuneyî

Pantolonuma asılmış, kopuk anahtar olmak istiyorum. Ya da yırtık ve aslında hiç bana ait olmamış paltomun kolundan düşen sökük ip... Üşüyorum. Karı çok sevsem de, çok üşüyorum.

* Tuneyi: Yokluk.

Van, Ocak 2009.

Demons dance alone.

Ah Zuegg ah. Sen ne biçim reçelsin lan!? Biteceksin diye yiyemiyorum seni ekmek çarpsın ki. Rana poşetten çıkardığı anda, seninle ilk tanıştığımız noktadan itibaren bütün gece elimde taşıdım seni. Tüm bunlar yetmiyormuşcasına, 5. Katta bir tatlı kaşığı isteyip abandım kapağından içeri. Bu cümleler çok acayip oldu sanki, farklı yerlere gitmesin, bugünlerde zaten asansörlerde acayip şeyler de oluyor. Eyvah.

Asıl söylemek istediğim şu ki; yaz aylarında, kaldırımda yürürken, altından geçtiğim ve öküzler tarafından kullanıldığını zihnime kazıdığım bazı binalardan akan -ah be beyinsiz, o suları niye üstümüze akıtıyorsun ki. bir boru takatacak kadar beynin mi yok yoksa o suların başka yerlerden akan şeyler olduğuna mı inanalım.- klima sularına olan nefretimi küçük bir çay kaşığıyla gideren reçelsin.

Ha, bu arada; "Demons dance alone." ama bu ayrı konu. Sonra konuşuruz.

Son kaşık.

Beni benden aldın ey reçel. Ne güzelsin sen hey hey, pek tatlısın hey hey.

La familigia Zuegg, dal 1890. Frutti di Bosco, 100% da frutta.