27 Kasım 2009 Cuma

Sen kapat.

Yahu kimse bu duruma düşmez umarım. En azından ben düşmeyeyim. Evlerden ırak.

[ - Eleman // + Hatun ]

- Hadi yatalım mı?
+ Taamaaaaam yatalımmmmm.
- Tamam sevgilim iyi geceler.
+ Sanaaa daaaaa sevgiliiiiimmmmmm.

... (6 saniye)

- Kapatsana bebeğim.
+ Yhaaaa sen kapat aşkkımm.
- Hayıııııırrrr sennnnnnn.
+ Seennnnnnn.....
- Hadi üç, iki, bir deyip beraber kapatıyoruz.
+ Taaaaaam.
- üğğğğç, ikiiiih, biiiiiiiir. (uyumak istiyorum artık ya!)

... (9 saniye)

+ Yhaaaaa kapaaaayt aşkkhımmm.
- Lütfen sen kapat ya lütfen sen kapat! (Ben kapatsam kavga çıkaracaksın biliyorum.)
+ Yhaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa lüüüüüüüütfen

... (24 saniye)

+ Sen kapaaaaat
+ Yhaaaaa seeeeeeennnnnnnnnnn
+ Alo, alo. Aşkımmmmmm?
+ Yhaaaa uyudun mu ya hoooooffffffff!!!!!!!

Türksel'le bağlan hayata.


26 Kasım 2009 Perşembe

Her yerinden öpüyorum Rüştü.

25.11.2009, Manchester United - Beşiktaş.

1. Pozisyon: Rüştü! Afferin Rüştü! Aslanım Rüştü! Ellerinden öpüyorum Rüştü! Her yerinden öpüyorum, her yerinden. Her yerinden öpüyorum. Bitanesin Rüştü! Bitanem!

2. Pozisyon: Ne diyim sana Rüştü!?

* 1:40'e geliniz lütfen


Ertem Şener pwned.

25 Kasım 2009 Çarşamba

31.

Masturbasyon delileri, bağımlı kelime hastaları. Herhangi bir şeyde sayı 31 olunca hemen;

- "Çok tehlikeli."
- "Uuuu 31 olmuşuz."
- "Derhal 32 olmalıyız."
- "Uğursuz rakam lan."
- "Birazdan patlar."
- "Oğh ye."
- "Yaş 31 olmuş abi, bu sene ele düştün. aha aha aha."

vesaire yapmaya daha ne kadar devam edeceksiniz?

French Kiss.

Pemıla 1 adım atana kadar, Kılark 5 adım attı ve yetişti. "Firenç kis de yapabiliriz beğenmediysen. Dallı dilli budaklı?" dedi. Pemıla kusarak kaçtı.

Mouth to mouth.

Ve Kılark, Pemıla'ya heyecanla sordu: "Ağızdan öpüşek mi?". Pemıla iğrenti içerisinde hızlıca soğudu, koşarak uzaklaştı.

24 Kasım 2009 Salı

Arkalar boş.

Huan, Erasmus öğrenci değişim programıyla İstanbul'a gelmişti. İspanyoldu. Sangria sever, tapasa bayılırdı. Haftada en az iki gün de Paella yapar ve yerdi. Hafif uzun, ince telli ve koyu kestane renginde kıvırcık saçları vardı. Pek lüle lüle olmasa da bildiğimiz kıvırcıktı. Herkesin ona bonus demesini anlayamıyordu. Bonus Kart'ın kampanyasının Türkiye'de oldukça tuttuğunu öğrenip anladığında, insanların artık kıvırcık saçlılara neden bonus kafa dediğini öğrenmişti. Helal olsun bu kampanyayı yapanlara demeyi de ihmal etmiyordu. O kadar benimsemişti yani. Ha, bir de"Türkler ve İspanyollar çok benziyor lan." muhabbetine hep maruz kalmıştı geldiği günden beri. "Hepimiz Akdeniz insanıyız." cevabını veriyordu ekseriyetle.

Bonus Huan haftada 2 gün üniversiteye gidiyor, kalan tüm zamanlarında Kağıthane - Kabataş hattında bulunan bir Özel Halk Otobüsü'nde muavinlik yapıyordu. Buz mavisi gömleğin üstüne iğrenç bir bordo kravatı çok sevmese geçen zamanın da etkisiyle artık benimsemişti. Avcılar taraflarında oturuyor, sabahları Metrobüs ile Zincirlikuyu'ya oradan da Kabataş'a geçiyordu. O sabah yine metrobüse ön kapıdan binmişti. Ön tarafa alışıktı. Metrobüs her zamanki gibi sıkışıktı. İETT'nin 2 TL yapmasına kimse sesini çıkarmamış, yüzsüzce yine doldurmuşlardı. Fok bıyıklı şöförün yanında kendini bir an kaybetti ve "Beyler, arka taraflar müsait ilerleyelim." yaptı. 3 aylık Türkçe'siyle. Özel Halk Otobüsü tadını hissetti.

Sonra 2 saniye durdu düşündü. "Ne oluyor olum lan!?" dedi kendi kendine.

23 Kasım 2009 Pazartesi

Bana bakın, bana bakın!

Geçen aklıma geldi de, bisiklet sürmeye yeni başlayınca ilk hedef el bırakmak oluyor. Öncelikli tek el, sonrasında gelen başarıya göre çift el birden. Sonra da "Bakın lan, bakın el bırakıyorum." lafları. Belli bir limiti doldurduktan sonra da böyle bir şeye hiç ihtiyaç duymama ve tüm enerjiyi jantlara fosforlu süs takmaya verme kafaları. Çok acayip bir dünya.

Kıngracıleyşaınz.

Puç yo hez ap et dı eA.

10 Kasım 2009 Salı

Blöf.

Ceykıp oldukça dürüst bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi ve böyle de yetiştirildi. Hiç yalan söylemezdi ve her şeyin hakkını vermeye çalışırdı. Erasmus öğrenci değişim programına katılarak İsveç'e geldi. Stockholm'de bir üniversitede bitki bilimi kafası bir şey okuyacaktı. 2 aydır İsveç'teydi ve kafayı İsveç'li hatunların ortalama 40 erkekle sevişmesine takmıştı. Bu kadar bafi nasıl olur diye durup düşünüyordu ama sonunda çözmüştü. "Soğuk memleket topraaaağıııım, ondandır. Sıcak sıcak." diye iç geçirdi.

Ceykıp biraz balkon çocuğu gibi büyüse de arada sırada Ringvagen 135 Sodermalm'da Kıraathane isimli oyun salonunda kağıt oyunları da oynardı arkadaşlarıyla. Bir gün Ceykıp'a "Blöf" isimli oyunu öğrettiler ve bu oyunda sürekli blöf yapması gerekecekti. Ceykıp çok dürüst olduğundan bunu beceremedi. Hep çok dürüst oynadı, blöfleri açamadı. Hiç oyun kazanamadı ve özgüvenini büyük ölçüde yitirdi.

Sıcak bir çay iç Ceykıp, içine de limon sık.

3 Kasım 2009 Salı

Öğrenci pasosu 2010.

Evet yeniden bir kış dönemi daha geldi. Kayıp düşmeli, salyalı sümüklü, rüzgardan tabelaların sabahlara kadar gıcırdayacağı, kombinin köklendiği, İGDAŞ'ın doğalgaz faturasını köklediği kış hoş geldin. İstanbul'da kış daha bir acayip, nem oranından sanırım insanın kemiklerine işliyor soğuk. Van görmüş adamım, görmekle kalmamış yıllarca yaşamışım ama İstanbul'da daha çok üşüyorum. Arkamdan konuşuyorlar üşüyorum diye. Üzülüyorum.

Neyse daha önemlisi ne biliyor musunuz? Her kış dönemi olduğu gibi yeniden Öğrenci Pasosu'na başvurular başladı. Başlamasıyla ne mi başladı:

"Bu sene paso ne renk olceyk aceba? Ayy çogzel yeni paso."

Turuncu olsun lan. Çok güzel. Zalımsın paso.

Metrobüs.

Hoakin, 17 haftadır metrobüs şöförlüğü yapmaktaydı. Yol düzdü, sabitti, durağandı... Eski E-5 trafiğinden sonra, onun için çocuk oyuncağı ve uyku getiren bir süt gibi geliyordu artık. Biraz sıkılmış, yeni maceralar aramaya başlamıştı. Sabah uyandı ve "Artık ters yönden gelen her metrobüse selam vereceğim sol elimi hafifçe yukarı kaldırarak." dedi kendi kendine.

Kolay gelsin sana ey Hoakin. Yamansın.

1 Kasım 2009 Pazar

Ödemeli arama.

Volfkank, kedisinin tüylerini tararken cep telefonu çaldı. Tam o sırada kedisi eline derin ve uzun bir tırnak izi bıraktı. "Lanet kedi, tırnakların da jilet gibi olmuş!" diye kızdı kedisine. Telefonu açtı, "Hellööüv!" dedi ve karşısında mekanik bir sese sahip Türksel hatunu konuşuyordu: "Bıdı bıdı bıdı sizi ödemeli olarak arıyor." Volfkank pek anlamadı ve kapattı, ekranda çıkan numarayı geri aradı. İç anadolu şivesiyle biri konuşuyordu, "Hemşeeiirimh, gusra kalma yannışlıııh oldu." dedi. Volfkank hala bir şey anlamamıştı ve bir soru yöneltti:

"Hemşerim!? Ver ar yu fırom düyd?"

Ceviz aynı beyine benziyor.

Kıristiyan, sabahları bal ve ceviz ikilisinin tadını büyük keyifle çıkaranlardandı. Belki de en büyük fanatiği Kıristiyan'dı. Kim bilir? Kristiyan domatesi kabuksuz yerdi. Yemeyenle konuşmazdı. Elma yemek onun için ayrı bir zevkti. Yalnız elmanın da kabukları soyulmuş olacaktı. Kıristiyan böyle bir dünyaya sahipken, çocukluk döneminde annesi hep onun elmalarını, domateslerini soymaya üşenirdi ve bunu "Televizyonda doktor söyledi, vitamini kabuğundaymış." laflarıyla geçiştirirdi. Kıristiyan her şeyin farkındaydı, annesi üşeniyordu ve vitamini kabuğunda zırvasını geç kalmadan bu olaya etiketliyordu.

Kıristiyan o gece arkadaşlarıyla takılmış, oldukça sarhoş olup Mariya'nın evinde kalmıştı. Mariya erkenden uyanmış, mutfakta yumurta çırparken; Kıristiyan da salonda sabah ereksiyonun bitmesini bekliyordu kanepeden kalkabilmek için. Yüzükoyun kanepede uzanmış, tırtıklı dokusu olan kanepenin tüm ifadeleri yüzünde iz bırakmıştı. Tam o sırada, 11:37 civarları, annesi aradı. Yaklaşık 59 saniye konuştular ve bunu mağazaların 9.99 Yuro tadıyla andılar. Annesi dedi ki "Sana 1 teneke ceviz aldım ah Kıristiyan! Yalnız kabuklu, kendin kırmalısın. Televizyonda doktor dedi ki kırdığınız anda yemelisiniz tüm vitamini için." Kıristiyan'da ne sabah ereksiyonu kaldı ne başka bir şey. Düşündüğü tek şey, "Ceviz aynı beyine benziyor." olmuştu.

Mariya seslendi: "Kalktın mı Kıristiii?"

"Birazdan doğruluyorum fıstık. Biliyor musun, ceviz aynı beyine benziyor ha." dedi Kıristiyan.