30 Aralık 2009 Çarşamba

28 Aralık 2009 Pazartesi

Koçum benim.

Ceysın, Fatih Erkoç konserine Kanyon AVM'de rastgelmişti. Umarım gitarı yine kafasının üstünden geçirip boynunda çalmaz derken o hareket "Kötanze!" diye geldi. Ceysın, hemen gitti bir bardak çay aldı ve içine Sandoz attı. İçti. "Geçen dayımoğlu da aynı durumdaydı, o bana önerdi." diye yanındaki adamın kulağına eğildi. Çok eğilmedi ama.

Yumiyum.

Cüli, ilkokulda okul bahçesinde İlker Abi'nin sandığından aldığı Yumiyum'u o kadar arıyordu ki sabahtan başlayıp akşama kadar stresinden çay içiyordu. En çok da portakallı olanına deliriyodu. Zor günlerin insanı Cüli, çürük bir şeftali gibi yavşıyordu.

Geri vites.

Luici'nin bu aralar aklındaki tek şey, taksiyi geri vitese alınca çalan İbrahim Tatlıses'in müziğiydi. Çocukluğunun o muhteşem günlerini unutamıyordu ve her geri geri giden arabaya umutla bakıyordu.

23 Aralık 2009 Çarşamba

Tabağın kenarı.

Ceydın bugünlerde çok stresli görünüyordu. Sigarayı 2 pakete çıkarmış; nikotin, tein ve kafein diyetine girmişti. Eli ayağı titriyor, hergün eriyordu. Arkadaşı Coşhua elini aldı Ceydın'ın omzuna attı ve "Abi sorun nedir? Anlatsana? Elimizden gelen ne varsa yapalım." dedi. Ceydın çok umutsuzca "Toprağım, yapacak bir şey yok derdim çok derin." dedi. "Anlat baba anlat sen." diye çıkışınca Coşua, Ceydın da dayanamadı ve patladı: 

"Abi kocaman tabağın ortasına leblebi kadar makarna koyup etrafındaki porselene karabiber dökmelerine dayanamıyorum!"

Saç kurutma makinesi.

Eyva, geceleri İstanbul'da çok üşüyordu. Özellikle de ayakları. Çıktı gitti Şevki Ticaret'e, küçük ısıtıcılara baktı. Harcadıkları enerji miktarını hesapladı. Döndü eve. Hiçbir şey almamıştı. Sebebi, "Saç kurutma makinesi daha az yakıyor lan." diye düşünmesiydi. Oturunca ayağının altından saç kurutma makinesini açıyor, ısınıyordu. Kulaklık takıp müzik dinliyor, sesi de ekarte ediyordu.

22 Aralık 2009 Salı

Bazıları sert sever.

Viktör, 58 yaşındaydı ve biraz kilolu olduğundan gıdısı da çıkmıştı. Gıdı. Hardcore tercih eden bir cinsel hayatı vardı ve her şeyin sert olarak daha efektif çalışacağını düşünüyordu. Dokunmatik ekranlı cep telefonu ayfonun ekranına parmağıyla oldukça sert bastırıyor ve daha da iyi çalışıyor diyordu.


Bankacı Çılgınlığı.

"Bankacı Çılgınlığı" öğesini her anlamda üzerinde barındıran Corç, geceleri Nevizade'ye takım elbise ile gidiyordu. Ceketi çıkarıyor, gömlek ve kravat ile kalıyordu. Alkol durumlarına göre kravatı çıkarıp gömleğin cebine rulo yaparak koyuyordu. Ekseriyetle Mariyaçi içiyordu. İkinci biradan sonra sapıtıp, "Heberloheyye!" diye sevinç atıyor, kafayı seri ve sert hareketlerle sağa sola çeviriyordu. Her şeyden sonra "O değil de, ..." diye muhabbete devam etmeye çalışıyordu. Bankacı Çılgınlığı ya; arada fasıla gidince hemen masaya çıkıyordu. IKEA'ya gidince büyük arabaların üstüne çıkıyor, içeride tur atıyordu. İş yerinde uçak yapıyor karşı masaya atıyordu. Uzun mikadoyla arkadaşının kafasına vuruyor, kahve makinasına koşup kayarak varıyordu. Cep telefonunu numarasını değiştirince arkadaşlarını kandırmaya çalışıyordu. Ceketlerin arkasına post it yapıştırıyor, gülüyordu. Çoğu zaman "Değil mi?" diyordu.

Corç böyle bir insandı işte, Bankacı Çılgınlığı'nı tamamen barındırıyordu. Güzel insan Corç.

Maykıl Saç Tasarım.

Maykıl Ceksın çocuklara sardığı dönemlerde kıyafet ve tip değiştiriyor, akşamları ara sokakta bulunan kirayı ucuza kapattığı ve kendi açtığı berberde çalışıyordu. Mütemadiyen berber değdirmesi yapıyordu.

Merhumu iyi bilirdik.

Çok Akıllı.

Moustapha, İran'dan mülteci olarak yakın zamanda Türkiye'ye sığınmıştı. İstanbul'da bir karting sahasında barınıyor ve çalışıyordu. Tek zevki sap sap gittiği barlarda Akıllı TV izlemekti. Akıllı TV olmayan barlara girmiyor, mutlu olamıyordu.

Nefret Ediyorum!


http://nefretediyorum.tumblr.com/
Nefretle hayat daha bi' güzel.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Feysbuk.


Anbılivibıl en fokin oavsım.

14 Aralık 2009 Pazartesi

Santa Kılaus.

Mişel çocukken uzun bir süre sigara paketlerindeki alüminyumları toplayıp sattı. Kazandığı paraları da Yaz-Buz ve Yumiyum'a yatırdı. Miğdesine yatırım yaptı. Çocukluğunu bir balkon çocuğu edasıyla değil de hep sokaklarda geçiren Mişel, serpildi ve büyüdü. Farklı tutkuları bir arada yaşamayı seviyorum diyebilen bir gençti. Reklam filmlerine çok özenirdi. Reklam filmlerindeki gibi elmaları şekilli ısırmak, dilli budaklı çikolata yemek, sürekli gülmek ve zıplamakti tüm isteği. Onüç gün önce abisi Con'la beraber gözlerinden operasyon geçirmiş, göz problemleri tedavi edilmeye çalışılmıştı. Abisi Con da LED aydınlatma işleriyle uğraşıyordu. Bir bürosu vardı ve projeler üretiyordu. Ameliyattan sonra Mişel'e: "Beni net görüyor musun a Mişel?" diye gülümsemeli bir soru sorunca abi Con, Mişel de tüm espri kabiliyetini ortaya dökerek "Seni çok LED görüyorum abiciğim." dedi. Demez olaydı. Yeni yıl yaklaşırken, Mişel'de onsekiz yıldır tekerrür eden bir stres yeniden boy gösterdi. Mişel, altı hafta önce Tara mağazasından bir pardösü aldı. Uzun ve griydi. Pardösüsü ile tüylenme sorunu yaşadı. Değiştirmek için yeniden Tara'nın yolunu tuttu. Hangi mağazadan almışsa o mağazanın poşetiyle geri gitmeyi kendine misyon seçmiş olan Mişel; Tara'ya gitmeden önce otuzyedi dakika boyunca evin içerisinde Tara'nın poşetini aradı. Buldu. Önce pardösüyü poşetle sardı. Sonra da kendini atkıyla ve bereyle sarmaladı. Tara Mağazası'nın bulunduğu AVM'ye girdi, iksrey cihazından da geçti. Kafasını yukarı kaldırdı ve her yerde yeni yıl kutlama olaylarını gördü. Birdenbire, -yaklaşık- yetmişdokuz saniye donup kaldı. "Yeni yıl geliyor lan! Off!" diye içi bayıldı. Annesine kızdı bir an ve bir kere daha hatırladı. İçten içe hıçkıra hıçkıra ağlamaklı anlattı önünden geçen köpekli şapkası olan kadına: "Ben henüz altıbuçuk yaşımdayken, yani ilkokul bire başlayacakken, yılbaşında annem olacak kadın Terese elime kalem kitap defter verip ders çalıştırmaya zorlanmış ve bunun altında yatan neden olarak 'Yeni yıla nasıl girersen bütün yıl öyle geçer.' diye aklıma kazınmıştı."

Köpekli şapkası olan kadın büyüyen gözlerle olay yerinden hızla uzaklaşırken, "Ne manyağğhk adamlar var arkaaaaş." demeyi de ihmal etmedi hani.

11 Aralık 2009 Cuma

Limon Çiçeği Kolonyası.

Fıransuva sınıfındaki diğer arkadaşlarıyla beraber -yani toplam 47 kişiyle beraber- babaları kolonya ile banyo yapanlar grubunun temsil ediyorlardı. Hepsinin babası limon kolonyasıyla adeta banyo yapıyor, etrafa acayip bir limon çiçeği esansı yayıyorlardı. 9 kişi de tütün kolonyası tercih etmekteydi ki o daha beterdi. Bu limon ve tütün özütlü kokulu babalar çocuklarını şapur şupur öptükleri için bir nebze de olsa küçük ve zavallı bünyeler de limon kolonyası kokuyorlardı.

Fıransuva 24 yaşına bastığı bu mutlu doğumgününde neden mi ilkokul yıllarını hatırlamıştı? 90'lara dönmüştü?

Her şeyin sebebi, Yulya'nın Fıransuva'nın yeni gömleğine sıçrattığı sıcak şaraptı. Fıransuva ıslak mendil istedi; Cek bende var tadında jestlerini harekete geçirdi ve arka cebinden çıkardı. Jean pantolonla beraber çamaşır makinesinde yıkanmış ve yıpranmış bir ambalajı olsa da üstünde yazan metinleri okumak pek de güç değildi: 

"Gülüm Limon Kolonyalı Islak Mendilleri. Memnun kalırsanız, dostlarınıza tavsiye ediniz."

9 Aralık 2009 Çarşamba

Sarı Kola.

Taylır'ın doğumundan 3 ay 7 gün sonra annesi ve babası evliliklerini sonlandırma kararı almışlardı. Şırret bir kadın olan annesi Keyt "Keşke çocuk olmasaydı." diye her çemkirdiğinde babası Mayk da "Her gece en az 5 kere sevişelim diye yanıp tutuştuğunda, orgazm olduğunda, tüm yatağı ve taşaklarımı sırılsıklam ettiğinde iyiydi değil mi?" diye sineye çekiyordu. Ayrıldılar. Taylır'ın vesayeti babasında kaldı ve Taylır'a, Ceyms ve Kılementin adlı iki kedisi olan babaannesi Doroto bakmaya başladı. Doroto'nun dünyası biraz acayipti. Biraz. 74 yaşında olmasına rağmen oldukça dinçti. Fiziksel olarak tabii ki. Hergün 3 kilometre 700 metre yürüyordu spor olsun diye. Çekirdek çıtlayarak. İzmir'li olduğu için de "Çiğdem çıtliyore" diyordu. 6 dişi dökülmüştü ve lise abazası muhabbeti çeviriyordu her fırsatta. Üstüne "Dökük dişlerimle oral seks yapıp çıldırtabilirim." diye iğrençleşip keh keh kıh kıh diye gülüyordu. Ahlaksız şey. Neyse. Taylır'ı ormana koysaydılar, kurtlar büyütecekti. Babasında kaldı babaannesi büyüttü. Kurtların özelliklerini alamadı ama babaannesinin tüm özelliklerini aldı. Tıpkı babaannesi gibi Fanta'ya Sarı Kola diyordu. Tüm patates ve mısır cipslerine de Panço diyordu. Tüm peçetelere ve kağıt mendilleri de Selpak olarak biliyordu. Yetmezmiş gibi tuvalet kağıdına bile göt selpağı diyordu. Mütemadiyen içlik giyior, içliğin üstüne de kalın 2 çorap çekiyordu. Üzerinden çıkarmadığı kahverengi bir hırkası vardı. Kücük ilmekli ve sağ alt tarafında küçük, kullanışsız, sadece 1 TL'nin sığabileceği bir cepli. Babaanne hırkası. Aynı Doroto. Ekmek çarpsın ki aynı. Tek farklı yönleri vardı ki o da çatlayan ellere yapılacak müdahaleydi. Doroto, bildiğin kamyoncuların türlü amaçlarla kullandıları Şefik marka vazelinini tercih ediyordu. Taylır ise Ceyms ve Kılementin'in tedrici çiziklerinden el çatlaklarına kadar kuru tavşan boku kokulu Bepanthen Plus Krem tercih ediyordu. Tercih etmesinin tek sebebiyse, tüpün kapalı olarak satılması ve kapağının arkasında sivrimsi şeyle delinebilmesiydi. Tüp delip orgazm oluyordu. Gizli bir bekaret fantazisi vardı. Ah Doroto; kan yapsın diye günde net 438 gram cezerye versen çocuğun eline  böyle olur Taylır.

8 Aralık 2009 Salı

Gugıl Ört.

Edvırt tam 17 ay olmamakla beraber "Yuvarlak hesap 17." dediği müslüman olma sürecini 1 damla gözyaşı ile betimlerken, internet üzerinden Gugıl Ört programıyla hacı olmanın da çok kolay olduğunu artık vurgulamıştı. "Borcu olan hacı olamaz Edvırt Bey." diye çıkışanları görünce de, "ADSL borcun yoksa olursun toprağım." diye ekseriyetle terslerdi.

Edvırt, Edvırt bir acayip adam; bir cebinde Das Kapital.

7 Aralık 2009 Pazartesi

Marie-Antoinette.

Kıristofır bir süredir Reklam Yazarlığı mesleğini icra ediyordu. İşlerin yoğunluğundan, haftasonu gelmiş ve üstüne o gece mesaiye kalmıştı. Açık olan tek yer olarak aklına Şirvan geldi. Aradı. İş yerinin adınıı söyledi. "Bir yoğurtlu Adana Kebabı istiyorum. İçecek olarak da Ays Ti Limon lütfen." dedi mülayim bir tonla. Telefonda konustuğu, siparisi alan görevli: "Ays Ti Limon bulamazsak ne getirelim?" sorusunu yöneltti. Kıristofır "Pasta!" deyip kapattı.

Çok çalışıyorsun Kıris.

6 Aralık 2009 Pazar

Pil.

Methüyv, 17 yaşındaydı ve çocukluğundan kalan alışkanlığını gün geçtikçe bir üst seviyeye atıyordu. Bu büyük zevki, pile dil değdirmekten başka bir şey değildi. İlk başta küçük pillerle başlamıştı. Sonra eski radyoları çalıştıran ultra tombik pillere geçiş yaptı. Şu an cep telefonu bataryalarıyla takılıyor ve hedefi akü. Dilini kızartma yapmaya niyetli Methüyv. Başarılar sana güzel insan.

Cosurt.

Fıransua, kış dönemi gelmesiyle griplerin arttığı günleri bir bakıma seven bir kişiydi. Çünkü fütursuzca kalsiyum sandoza abanabiliyordu gerekli gereksiz... Hatta bardağa sandozu fırlatmadan önce dile değdiriyor, cosurt sesini duyup rahatlıyordu.

4 Aralık 2009 Cuma

Türk Filmi.

Sebastiyan, 4 günlük bayram tatili boyunca kendini eve kapadı ve depresyon hallerini DVD izleyerek bastırmaya çalıştı. Almodovar'dan Volver, Cım Carmuş'tan Limits of Control gibilerinden yardırıyordu. Arkadaşından sövüşlediği Mary and Max'i de unutmadı ve bayıla ayıla izledi. Tabii ki bunların hiçbiri onu kesmemişti. 500 cigabaytlık harddiskini taktı ve Türk Filmi arşivini gün yüzüne yeniden çıkardı. Toplam 17 film izledi ve kendini perişan etti. Bir filmden çok etkilenmişti ve "Bunu derhal kendi hayatıma uyarlamalıyım." dedi. Son gün açık bir dijital baskıcı buldu ve salonundaki duvarı boydan boya sevgilisinin piksel piksel olmuş cep telefonuyla çekilmiş fotoğrafını bastırttı. Üstüne perde çekti. Gitti bornozunu giydi geldi. Eline bir Jack Daniel's aldı perdeyi açtı karşısında oturdu. Bir de puro yaktı.

"Yaktın beni Türk Filmi. Yılların Sebastiyan'ıyım; ne hallere düşürdün beni." diye iç geçirdi.